ForumGalleryGündem GuncelPolitikaToplumVideo

Demokratik Toplum Sosyalizmi.

Demokratik Sosyalizm:
Devleti Ele Geçirmekten Toplumu Örgütlemeye.
Demokratik sosyalizm kavramını anlayabilmek için tarihsel bir perspektife ihtiyaç vardır.
Bu kavramın neden ortaya çıktığını ve sosyalizmin başına neden özellikle “demokratik” sözcüğünün getirildiğini kavrayabilmek için, 19. ve 20. yüzyılların önemli bir bölümüne hâkim olan Marksist-Leninist paradigmaya ve bu paradigmanın ortaya çıkardığı reel sosyalizm deneyimlerine bakmak gerekir.
Marksist teoriye göre baskıcı, adaletsiz ve sömürüye dayalı toplumsal düzenin temelinde toplumun sınıflara bölünmüş olması bulunuyordu.
Bu nedenle toplumdaki asıl çelişkinin sınıf çelişkisi olduğu kabul edildi. Özellikle 19. yüzyılda bu çelişki, üretim araçlarına sahip olan burjuvazi ile emeğini satarak yaşamak zorunda kalan proletarya arasındaki karşıtlıkta somutlaşıyordu.
Tarihin motorunun sınıflar arasındaki mücadele olduğu düşünülüyordu.
Bu yaklaşıma göre toplumsal kurtuluşun yolu, proletaryanın örgütlenmesinden ve devlet iktidarını ele geçirmesinden geçiyordu. Proletarya iktidarı aldıktan sonra özel mülkiyeti ortadan kaldıracak, sınıflı toplumu tasfiye edecek ve böylece insanlığın özgürleşmesinin önünü açacaktı.
Ancak sınıfsız ve özgür bir toplumun bir anda kurulamayacağı da kabul ediliyordu. Bu nedenle bir geçiş dönemine ihtiyaç olduğu savunuldu. Marksist-Leninist teoriye göre proletarya, iktidarı ele geçirir geçirmez devleti ortadan kaldırmamalı; bunun yerine “proletarya diktatörlüğü” olarak adlandırılan geçici bir devlet düzeni kurmalıydı.
Proletarya diktatörlüğü, eski egemen sınıfları tasfiye etmek, özel mülkiyeti ortadan kaldırmak ve sınıfsız toplumun koşullarını hazırlamak amacıyla kullanılacak geçici bir araç olarak düşünülüyordu. Sınıflar ortadan kaldırıldığında proletaryanın da ayrı bir sınıf olarak varlık nedeni kalmayacak, devlet gereksiz hâle gelecek ve zamanla sönümlenecekti.
Bu anlayışa göre devleti yönetenler, sınıfsız topluma ulaşıldığı gün artık kendilerine ihtiyaç kalmadığını ilan edecek ve devlet mekanizmasını tasfiye edeceklerdi. Bugünden bakıldığında bu düşünce oldukça iyimser, hatta naif görünebilir. Fakat 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyılın sonlarına kadar sosyalist hareketlerin önemli bir bölümüne hâkim olan temel paradigma buydu.
Temel ve tali çelişkiler
Marksist-Leninist paradigmanın önemli özelliklerinden biri de sınıf çelişkisini bütün diğer toplumsal çelişkilerin önüne koymasıydı. Sınıf çelişkisi temel kabul edildiği için kadınların ataerkil düzen içindeki ezilmişliği, etnik ve kültürel toplulukların uğradığı baskılar, azınlık sorunları, milliyetçilik, asimilasyon ve ekolojik yıkım gibi meseleler çoğu zaman tali çelişkiler olarak değerlendirildi.
Sınıflı toplum ortadan kaldırılıp özgür ve eşit bir düzen kurulduğunda diğer sorunların da kendiliğinden çözüleceği varsayılıyordu. Sınıfsız bir toplumda kadınların ezilmesinin, etnik çatışmaların, milliyetçiliğin ve azınlık sorunlarının devam etmeyeceği düşünülüyordu.
Böylece ortaya oldukça düzenli görünen bir tarihsel plan çıkıyordu: Önce devlet iktidarı ele geçirilecek, ardından proletarya diktatörlüğü kurulacak, özel mülkiyet ortadan kaldırılacak, sınıflar tasfiye edilecek, bütün toplumsal sorunlar çözülecek ve sonunda devlet de ortadan kalkacaktı.
Bu paradigma yalnızca sosyalist hareketleri değil, kendilerini sosyalist olarak tanımlayan birçok ulusal kurtuluş hareketini de etkiledi. Devlet iktidarını ele geçirmek ve toplumu merkezî iktidar aracılığıyla yukarıdan aşağıya dönüştürmek, devrimci mücadelenin temel hedefi hâline geldi.
Devlet ortadan kalkmadı, daha da güçlendi
Tarihsel deneyim, bu öngörülerin gerçekleşmediğini gösterdi. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Sovyetler Birliği’nde ve daha sonra sosyalist devrimlerin gerçekleştiği ülkelerde devlet ortadan kalkmadı. Aksine giderek büyüyen, merkezîleşen ve toplumun üzerinde yükselen güçlü bürokratik devlet yapıları ortaya çıktı.
İşçi sınıfı adına kurulduğu söylenen iktidarlar, zamanla halkın doğrudan katılımından uzaklaşarak parti ve devlet bürokrasisinin denetimine girdi. Özel sermayenin bazı biçimleri sınırlandırılmış olsa da üretim ve yönetim üzerinde gerçek toplumsal denetim kurulamadı. Bu nedenle ortaya çıkan yapı, eleştirel yaklaşımlarda “bürokratik devlet kapitalizmi” olarak tanımlandı.
Beklenen özgürlük gerçekleşmedi. Eşitlik ve adalet vaatleri önemli ölçüde yerine getirilemedi. Üstelik sınıf sorunu dışındaki toplumsal meseleler de kendiliğinden çözülmedi. Kadınların ataerkil sistem içindeki ezilmişliği devam etti. Etnik ve kültürel toplulukların karşılaştığı baskılar, asimilasyon politikaları ve milliyetçi çatışmalar ortadan kalkmadı.
Yugoslavya’nın dağılması bunun en çarpıcı örneklerinden biri oldu. On yıllarca sosyalist bir sistem içinde birlikte yaşayan topluluklar, devlet yapısı çözüldüğünde ağır milliyetçi çatışmaların içine sürüklendi. İnsanlar birbirlerini öldürdü, toplu kıyımlar ve zorunlu göçler yaşandı. Bu durum, milliyetçilik meselesinin yalnızca özel mülkiyetin kaldırılmasıyla çözülemeyeceğini açık biçimde gösterdi.
Dolayısıyla temel sorun sadece mülkiyet ilişkilerini değiştirmek değildi. Sorun aynı zamanda devletin merkezî, hiyerarşik ve tahakkümcü yapısıydı. İktidar topluma dağıtılmadığı sürece devletin kimin adına yönetildiği, tek başına özgürlüğü güvence altına almıyordu.
Bakunin’in “kızıl bürokrasi” uyarısı
Bu tehlikeyi çok daha önceden gören düşünürler vardı. Abdullah Öcalan’ın son dönem değerlendirmelerinde Bakunin ve Kropotkin’e yaptığı göndermeler bu bakımdan tesadüf değildir.
Bakunin, daha 1870’lerde Birinci Enternasyonal içindeki tartışmalarda Marksistlerin devlet ve proletarya diktatörlüğü anlayışını eleştirmişti. Ona göre proletarya adına kurulan bir devlet de sonuçta devletti. Devlet iktidarı ortadan kaldırılmaz ve yetkiler topluma dağıtılmazsa gerçek bir devrimden söz edilemezdi.
Bakunin, burjuvaziden alınan iktidarın yeni bir yönetici tabakaya devredilmesi hâlinde ortaya “kızıl bürokrasi” çıkacağını savunuyordu. Eski egemen sınıfın yerini kendisini işçi sınıfının temsilcisi olarak tanımlayan yeni bir bürokratik sınıf alacaktı. Devlet ve bürokrasi varlığını sürdürecek, toplum bir kez daha yukarıdan yönetilecekti.
20. yüzyılın reel sosyalizm deneyimleri, Bakunin’in bu eleştirisinin önemli ölçüde haklı olduğunu gösterdi. İktidar burjuvaziden alınmış, ancak topluma dağıtılmamıştı. İşçiler, köylüler, kadınlar ve yerel topluluklar kendi yaşamları üzerinde doğrudan karar verememiş; siyasal ve ekonomik güç büyük ölçüde parti-devlet bürokrasisinin elinde toplanmıştı.
Kropotkin ve Sovyetlerin tasfiyesi
Kropotkin de 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Lenin’i işçi konseylerini, yani Sovyetleri etkisizleştirmemesi konusunda uyarmıştı. Çünkü Sovyetler yalnızca danışma veya temsil organları değildi. İşçilerin, köylülerin ve halkın ekonomik, siyasal ve toplumsal kararları doğrudan alabilecekleri komünal yapılardı.
Bu konseylerde üretimden öz savunmaya, yerel yönetimden toplumsal ihtiyaçlara kadar birçok konu hakkında karar alınabiliyordu. Dolayısıyla Sovyetler, devlet iktidarının halka dağıtılmasının ve toplumun kendi kendisini yönetmesinin araçları olabilirdi.
Ancak Bolşevik yönetim, devrimin iç ve dış tehditler karşısında ayakta kalabilmesi için merkezîleşmenin zorunlu olduğunu savundu. İşçi konseylerinin yetkileri giderek sınırlandırıldı; karar alma gücü parti ve devlet aygıtında toplandı. Devrimi korumak amacıyla kurulan merkezî yapı, zamanla devrimin toplumsal ve demokratik içeriğini zayıflattı.
Böylece özgürleşme adına kurulan yapı, toplumun kendi kendisini yönetmesinin önüne geçen yeni bir merkezî devlet hâline geldi. Kropotkin’in uyarısı da bu noktada doğrulanmış oldu.
Elbette bu tarihsel aktörlerin yalnızca kötü niyetle hareket ettiklerini söylemek doğru değildir. Dönemin savaş, yoksulluk, dış müdahale ve karşıdevrim koşulları içinde merkezîleşme, devrimi ayakta tutabilecek en mantıklı yol olarak görülmüş olabilir. 1917 Devrimi’nin başlangıçtaki başarısı da bu paradigmanın doğruluğu düşüncesini dünya çapında güçlendirmiştir.
Fakat bugün tartışılması gereken, o dönemin insanlarının niyetinden çok, uygulanan paradigmanın tarihsel sonuçlarıdır. Yaşanan deneyim, devlet iktidarını ele geçirmenin kendiliğinden özgürlük, eşitlik ve adalet getirmediğini göstermiştir.
Reel sosyalizmin çöküşü ve teorik boşluk
Marksist-Leninist paradigma, 1990’lara ve Sovyetler Birliği ile Doğu Bloku’nun çöküşüne kadar sosyalist hareketler üzerinde güçlü etkisini sürdürdü. Ancak reel sosyalizmin çöküşü yalnızca bazı devletlerin dağılması anlamına gelmedi. Aynı zamanda bir dünya görüşünün, bir mücadele stratejisinin ve bir toplumsal dönüşüm modelinin de büyük ölçüde çökmesi anlamına geldi.
Sosyalist, sol, sistem karşıtı ve ulusal kurtuluşçu hareketler ciddi bir teorik krizle karşı karşıya kaldılar. Uzun yıllar boyunca devlet iktidarını ele geçirmeye dayanan strateji başarısız olmuştu. Bu durumda temel soru şuydu: Şimdi ne yapılacaktı? Başarısız olan paradigmanın yerine nasıl bir düşünce ve toplum projesi konulacaktı?
Demokratik sosyalizm kavramı tam da bu tarihsel arayış içinde önem kazandı.
Ancak reel sosyalizmin çökmesi, sosyalizm düşüncesinin de çöktüğü anlamına gelmez. Sosyalizm, yalnızca Sovyetler Birliği’nde veya Doğu Bloku’nda uygulanan devletçi modelden ibaret değildir. Tersine reel sosyalizmin başarısızlığı, sosyalizm düşüncesinin özgürlükçü, demokratik ve toplumsal bir temelde yeniden ele alınmasını gerekli kılmıştır.
Kürt Özgürlük hareketinde dile getirilen “Sosyalizmde ısrar, insanlıkta ısrardır” sözü de bu yaklaşımı ifade eder. Burada savunulan, sosyalizm fikrinden vazgeçmek değil; onu devletçilikten, bürokrasiden ve yukarıdan aşağıya toplum mühendisliğinden kurtararak yeniden kurmaktır.
1968 kuşağının itirazı
Klasik Marksist-Leninist teoriye ve reel sosyalizm paradigmasına yönelik ilk güçlü itirazlardan biri 1968 hareketiyle görünür hâle geldi. Immanuel Wallerstein’ın da değerlendirmelerinde belirttiği gibi, 1968 kuşağını anlamak için 1945 ile 1970 arasındaki dünya siyasal ortamına bakmak gerekir.
Bu dönem görünüşte sistem karşıtı hareketlerin büyük başarılar kazandığı bir dönemdi. Sovyetler Birliği, Çekoslovakya, Bulgaristan ve Küba gibi ülkelerde sosyalist iktidarlar kurulmuştu. Batı Avrupa’da sosyal demokrat partiler birçok ülkede hükümete gelmişti. Cezayir başta olmak üzere Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki çok sayıda ulusal kurtuluş mücadelesi başarıya ulaşmıştı.
1968 kuşağı tam da bu başarıların ortasında yetişti. Fakat aynı zamanda önemli bir çelişki gördü: İktidara gelen sosyalist ve ulusal kurtuluşçu hareketler, vaat ettikleri adil, özgür ve eşit dünyayı kuramamışlardı.
Devlet iktidarı ele geçirilmiş, fakat toplum özgürleşmemişti. Bürokrasi ortadan kalkmamış, tersine güçlenmişti. Kadınların, gençlerin, kültürel toplulukların ve sıradan insanların yönetime doğrudan katılımı sağlanmamıştı. Muhalif hareketler zamanla kendi devletlerinin ve ulusal çıkarlarının sınırları içine çekilmişlerdi.
1968 kuşağının temel itirazlarından biri bu nedenle devlet merkezli devrim anlayışına yöneldi. İktidarı ele geçirmekle toplumu özgürleştirmenin aynı şey olmadığı açık biçimde dile getirildi.
Kürt siyasal hareketinin 1990’lardan sonra bu eleştirel çizgiye yaklaşması da tesadüf değildir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan başta olmak üzere hareketin kurucu ve öncü kadroları, önemli ölçüde 1968 kuşağının siyasal ve düşünsel atmosferi içinde yetişmiştir.
Demokratik sosyalizm reformizm değildir
Demokratik sosyalizm, klasik Leninist devrim anlayışının çöküşünden sonra onun yerine Bernsteinci reformizmi ya da geleneksel sosyal demokrasiyi koymak değildir. Yalnızca parlamentoya katılmak, seçimleri kazanmak veya kapitalist sistemi bazı sosyal politikalarla yumuşatmak anlamına gelmez.
Demokratik sosyalizm ne klasik anlamda reformizmdir ne de sosyal demokrasinin başka bir adıdır. Onun önerdiği şey, sosyalist mücadelenin temel paradigmasını değiştirmektir.
Eski paradigma, devleti ve siyasal iktidarı mücadelenin merkezine koyuyordu. Önce devlet ele geçirilecek, ardından toplum devlet aracılığıyla yukarıdan aşağıya dönüştürülecekti.
Demokratik sosyalizm ise bu önceliği tersine çevirir. Devleti ele geçirmeyi değil, toplumu örgütlemeyi esas alır. Mücadelenin temel öznesi devlet veya parti değil, toplumun kendisidir. Amaç, geleceğin özgür toplumunu belirsiz bir devrim sonrasına ertelemek değil, bugünden kurmaya başlamaktır.
Bu nedenle demokratik sosyalist yaklaşımın temel hedefi devlet iktidarı değil, toplumsal dönüşümdür. Toplum kendi kurumlarını oluşturmalı, karar alma mekanizmalarını geliştirmeli, dayanışma ilişkileri kurmalı ve yaşamını mümkün olduğunca doğrudan yönetebilmelidir.
Eleştirilen düzenin benzeri kurulamaz
Demokratik sosyalizm, yalnızca iktidarın kimde olduğu sorusuyla yetinmez. İktidarın nasıl örgütlendiği, kararların nasıl alındığı ve toplumsal ilişkilerin hangi değerlere dayandığı da önemlidir.
Mevcut sistem baskıcı ve hiyerarşik olduğu için eleştiriliyorsa, onun yerine yine baskıcı ve hiyerarşik bir yapı kurulamaz. Kapitalist modernite ataerkil ilişkiler üretiyorsa, özgür toplum mücadelesi kadın-erkek eşitliğini geleceğe erteleyemez. Doğa sadece ekonomik büyümenin hammaddesi olarak görülüyorsa, sosyalist toplum da aynı doğa anlayışını sürdüremez.
Bu nedenle yeni toplumsal örgütlenme aşağıdan yukarıya, çoğulcu, eşitlikçi ve ekolojik olmak zorundadır. Kadın özgürlüğü, kültürel haklar, ekolojik yaşam ve yerel demokrasi sınıf mücadelesinin sonrasına bırakılacak tali sorunlar değildir. Özgür toplumun temel kurucu unsurlarıdır.
Demokratik sosyalizm, farklı toplumsal sorunların birbirini beklemeden, eş zamanlı biçimde ele alınmasını gerektirir. Kadınlar sınıfsız toplum kurulduktan sonra özgürleşmeyecek; kadın özgürlüğü, özgür toplumun bugünden kurulmasının temel koşullarından biri olacaktır. Ekolojik yıkım sosyalist iktidarın kurulmasından sonra ele alınmayacak; doğayla uyumlu yaşam bugünkü örgütlenmenin merkezinde bulunacaktır.
Rojava deneyimi
Demokratik sosyalizm yalnızca teorik bir öneri olarak ele alınmamalıdır. Bu anlayışın belirli ölçülerde uygulandığı toplumsal deneyimler de vardır. Rojava, bu açıdan incelenmeye değer örneklerden biridir.
Rojava’daki toplumsal örgütlenmenin temelinde komünler yer almaktadır. İnsanlar yaşadıkları mahallelerde ve yerleşim alanlarında komünler aracılığıyla örgütlenmekte, kendi sorunları hakkında doğrudan karar almaya çalışmaktadır.
Komünlerde eş başkanlık sistemi uygulanması, kadın-erkek eşitliğinin yalnızca teorik bir ilke olarak kalmamasını amaçlamaktadır. Toplumsal yönetimde kadınların eşit biçimde yer alması, özgür toplumun gelecekte ulaşılacak bir hedef değil, bugünden uygulanması gereken bir ilke olduğunu gösterir.
Arapların, Kürtlerin, Çeçenlerin ve diğer toplulukların kendi kimlikleriyle toplumsal yaşama katılabilmeleri, ana dillerinde eğitim görebilmeleri ve kendi kültürlerini koruyabilmeleri de çoğulcu toplumsal yapının parçalarıdır.
Komünlerden seçilen temsilciler daha üst meclisleri oluşturmaktadır. Böylece yönetimin yalnızca yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru kurulması hedeflenmektedir. Elbette bu deneyimin eksiklikleri, sorunları ve içinde bulunduğu ağır siyasal koşullar vardır. Ancak burada önemli olan, devlet iktidarını ele geçirmeye dayanan klasik model dışında başka bir toplumsal örgütlenme biçiminin pratik olarak denenmesidir.
Özgür toplumu bugünden kurmak
Demokratik sosyalizmin en önemli özelliklerinden biri, insanlara yalnızca devletten hak talep etmeyi değil, kendi toplumsal imkânlarını da yaratmayı önermesidir.
Örneğin bir Kürt, devletten ana dilinde eğitim hakkını talep edebilir ve bunun için mücadele etmelidir. Fakat devlet bu hakkı vermiyorsa, asimilasyonu kabullenerek beklemek zorunda değildir.
Demokratik sosyalist yaklaşım burada şöyle der: Devleti suçlamakla ve ondan gelecek kararı beklemekle yetinme. Toplumu örgütle. Mahallende, köyünde veya yaşadığın alanda ana dilde eğitim imkânları oluşturmaya çalış. Öğretmenler, aileler, gençler ve toplumsal kurumlarla bir araya gel. Devletten hakkını talep etmeyi sürdür, fakat bütün özgürleşme umudunu devletin kararlarına bağlama.
Bu anlayış devletle mücadeleyi reddetmez. Hak ve özgürlük taleplerinden vazgeçmeyi de önermez. Ancak toplumsal dönüşümü yalnızca devletin vereceği haklara veya gelecekte ele geçirilecek bir iktidara bırakmaz.
İnsanların kendi eğitim kurumlarını, dayanışma ağlarını, kadın örgütlerini, kooperatiflerini, komünlerini, meclislerini ve ekolojik yaşam alanlarını bugünden kurmalarını hedefler.
Özgürleşme, bir gün devlet iktidarını ele geçiren öncülerin halka sunacağı bir armağan değildir. Toplumun kendi kendisini örgütlemesi, yönetmesi ve dönüştürmesiyle gelişen sürekli bir süreçtir.
Sonuç: Demokratik sosyalizmin temel yönelimi
Demokratik sosyalizm, sosyalizm idealinden vazgeçmek değildir. Tam tersine, sosyalizmi tarihsel hatalarından, devletçilikten, bürokrasiden ve iktidar merkezli düşünceden kurtarma çabasıdır.
Bu anlayış, devlet iktidarını ele geçirmenin toplumsal özgürleşmeyle aynı şey olmadığını kabul eder. Devleti yönetenlerin adının veya ideolojisinin değişmesi, devletin hiyerarşik ve tahakkümcü yapısının kendiliğinden değiştiği anlamına gelmez.
Bu nedenle demokratik sosyalizmin temel hedefi iktidarı ele geçirmek değil, toplumu örgütlemek ve dönüştürmektir. Özgür toplumun gelecekte, büyük bir devrimden sonra kurulmasını beklemek yerine onun ilişkilerini bugünden oluşturmaya çalışır.
Kadın özgürlüğü, ekolojik yaşam, kültürel çoğulculuk, ana dil hakkı, yerel demokrasi ve doğrudan toplumsal katılım, sonradan çözülecek tali meseleler değildir. Demokratik sosyalizmin kurucu unsurlarıdır.
Devletçi paradigmadan kurtulmak, devleti görmezden gelmek anlamına gelmez. Asıl mesele, toplumun bütün kaderini devletin eline bırakmamaktır. Haklar için mücadele edilirken toplumun kendi gücü, kurumları ve demokratik yaşam biçimleri de geliştirilmelidir.
Demokratik sosyalizmin çağrısı bu nedenle açıktır: Yalnızca iktidarı değiştirmeyi değil, toplumsal ilişkileri değiştirmeyi hedefle. Yalnızca gelecekteki özgürlüğü vaat etme; özgür yaşamın kurumlarını bugünden kur. Topluma dön, toplumla birlikte örgütlen ve geleceğin özgür toplumunu şimdiden inşa etmeye başla.

Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu