ForumGündem GuncelPolitikaTarihToplum

Devlet Sosyalizmi veya Reel Sosyalizm Ekim Devrimi Sürecinde Sovyetlerle, Bolşevik Parti-Iktidacılğı Arasndaki İkilem ve Mücadele de Şekilleniyor.

AYDIN YILMAZ. 

Bu kavram. yani Reel Sosyalizm kavramı, 1964-1982 yılları arasında Sovyetler Birliği  Komünist Partisi Genel sekreterliği görevini yapmış Ukraynalı Sovyet siyasetçi Leonil İlyiç Brejnev döneminde yaygın olarak kullanılagelmiştir. Bu terim, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku ülkelerinde, teorideki sosyalizmi değil, pratik olarak hayata geçirilmiş Bürokratik Kapitalizm halini tanımlamak adına kullanılmıştır. Brejnev’in, mümkün olabildiği  kadar sosyalizm diye tanımladığı Reel sosyalizm, esasen Bürokratik Devlet Kapitalizmden başka bir şey değildir. 

Ayrıca bu kavram. özgürlük ve sosyalizm iddasında olan ve sahip oldugu devletci paradigmadan akaynaklı başarısız olan  bütün siyasal ve toplumsal bürokratik sistemler için daha yaygın olarak kullanılmaktadır. 

Reel Sosyalizm (Devlet Sosyalizmi veya Devlet Kapitalizmi) pratik olarak Ekim Devrimi sürecinde,Sovyetler ile (konseyler -Komünler) Lenin önderlikli Bolşevik Parti iktidarı arasındaki ikilem ve mücadelede şekilleniyor. Bu şekillenmenin ideolojik kaynağı. RSDİP’in 1903 yılında gerçekleşen 2. Kongresindeki ayrışmada Lenin önderlikli Gurup’un ideolojik olarak tercih ettiği örgütsel ve yönetimsel paradigmaya dayanmaktadır. 

RSDİP’’in gerçekleşen 2. Kongresinde ayrışma yaşanıyor ve Lenin önderlikli gurup partide çoğunluğu oluşturuyor ve Rusçada çoğunluk anlamında Bolşevik isminide buradan alıyor. 

Bu kongrede, Bolşeviklerin geliştirdiği ve üzerinde kararlaştığı örgüt ve yönetim anlayışı daha sonra Sovyetler Birliği’nde şekillenen Reel Sosyalist  Sistemin  de yönetsel ve örgütsel öncülü oluyor. Çünkü 1903’te RSDİP kongresinde Bolşevik gurup tarafından bu kararlaşma tercihiyle SSCB’de pratikte gerçekleşen devlet sosyalizmini veya devlet kapitalizmi arasında kaçınılmaz yapısal ve sistemsel bir çizgi bağı bulunmaktadır. 

Çünkü bu kararlaşmada, sosyalizmin kuruluşunda ve  inşa sürecinde işçi sınıfı adına öncü partiye dayalı iktidar vardı, devlet vardı. Proletarya adına yine öncü partiye dayalı olarak kurulacak Proletarya Diktatörlüğü vardı.

Önce Parti , işçi sınıfının en bilinçli kesimi olarak tanımlanıyordu.

Öncü Parti, sınıfın tarihsel çıkarlarının gerçek tek temsilcisi sayılıyordu. 

Öncü Parti ile sınıf arasında kopukluk olduğunda partinin sınıftan daha doğru düşündüğü kabul edilyırdu.

Parti iktidarı, proletarya iktidarıyla özdeşleştirilyırdu.

Parti merkezinin iktidarı  bütün partinin iradesi olarak sunuluyordu .

Genel Sekreter ve Merkez komitesi parti adına karar veren ayrıcalıkta iktidar odağına dönüşüyordu.

Böylece, daha en başında ideolojik olarak siyasal temsil zinciri tersine dönüyor ve Parti işçi sınıfının ve toplumun amaca dair mücadele aracı olmaktan çıkıp işçi sınıfı ve toplum, partiyi meşrulaştıran toplumsal bir dayanak haline getiriliyordu.

Buna karşılık Sovyetler ise, herhangi bir partinin teorik tasarımı olarak ortaya çıkmamıştı. 1905ve 1917 Devrimleri süreçlerinde  her hangi bir siyasal parti ve  örgütün bir tasarımı olmadığı gibi, herhangi bir örgüt veya partiye bağlı değildi. Doğrudan demokratik katılımcı veya toplumsal kendi kendini yönetmeci öz yönetim organlarıydı. 

Kısacası Sovyet Demokrasisiydi. Sovyet sözcüğü zaten konsey veya Komün anlamına geliyordu. İşçiler ve köylüler, 1905 ve 1917 devrim süreçlerinde grevleri koordine etmek ve devrimin yönümü belirlemek, iletişimi sağlamak ve yerellerde gündelik yaşamı organize etmek  ve ortak kararlar almak amacıyla doğrudan seçtikleri kendi temsilcilri üzerinden bu  Konseyleri (Sovyetler) kuruyorlar.

İşçiler fabrikalardan, köylüler köylerden emekçi halk yığınları mahalelerden ve sokaklardan ve  savaş karşıtı askerler kışlalardan kendi temsilcilerini seçiyor, bu temsilciler kent düzeyindeki  sovyetlerde bir araya geliyordu.  Seçilmiş temsilciler sabit ve dokunulmaz siyasetçiler değillerdi. Onlar kendilerini seçenler tarafından denetlenebiliyor ve gerektiğinde geri çağrılabiliyorlardı.

Sovyetler, bu bakımdan hem parlamenter temsil demokrasi sisteminden, hemde Bolşeviklerin merkeziyetçi yönetim biçiminden farklı bir demokrasi biçimiydi. Sovyet sisteminde temsilci, kendisini seçen topluluğa doğrudan bağlıydı.

Temsilci ile temsil edilen arasındaki mesafe iç içelik kadar kısaydı. Yönetim, işçilerin köylülerin ve toplumun günlük faaliyetinin bir parçası haline geliyordu.

Lenin ve Bolşevik Gurup’un geliştirdiği  parti ve devrim paradigması daha o zamanlar, RSDİP’in  Kongresinin en çok tartışılan gündemi olmuştu. Lenin ve Bolşevik gurubun sözü edilen bu parti ve devrim anlayışı, bir çok sosyalist gurup, kişi ve çevrelerde ciddi kaygılar temelinde çok ağır eleştirilere konu olmuştu.

Bu eleştirilerde, böyle bir örgüt modelinin, işçi sınıfının ve emekçi toplumun siyasal özneleşmesini engelleyeceğini ve  dolayısıyla toplumun yerine Partinin, Partinin yerine Merkez komitesinin, Merkezin yerine de tek bir önderin geçme tehlikesi bulunduğunu ısrarla dile getirmişlerdi.  Aslında bu eleştiriler sonradan SSCB’de pratikte gerçekleşecek olan iktidarcı sapmayı, varabileceği yozlaşmayı ve sistemin çöküş biçimini önceden haber verir gibiydi. Dolayısıyla bu trajik çöküşle dünya halklarının hayallerine ve umutlarına yaşatacağı büyük travmayıda. 

Çünkü böyle bir merkezi hiyerarşik parti ve devrim modelinin ve  buna dayalı olarak geliştirilen Sosyalizme gidiş yolunda proletarya diktatörlüğü teorisinin, pratikte devletçiliğe  iktidarcı bürokratik bir sisteme  dönüşeceği diyalektik bir zorunluluk gibiydi.

Sovyetler pratikte ilk 1905 devriminde kurulmuştur. Bu Sovyetler kısa süreli oldu. Çünkü Çarlık devrimi bastırdı ve sovyetlerin önemli yöneticilerini tutukladı. 

Ancak bu deneyim, Rus devrimci hareketine yeni bir siyasal biçim olarak Sovyet demokrasi sistemini kazandırdı.

 Çünkü bununla İşçiler yalnızca ekonomik taleplerde bulunan bir sınıf olmadıklarını, Kendi temsil organlarını kurabileceklerini, üretim alanlarından başlayarak kent çapında ortak kararlar alabileceklerini ve alternatif bir siyasal yönetim sistemi oluşturabileceklerini ortaya koymuşlardı.

1905 devrim sürecinde ortaya çıkan Sovyetler, o günün koşullarında henüz tamamlanmamış olmakla birlikte, aşağıdan işleyen ve gelişen yeni bir demokratik yönetim sisteminin nüveleriydi bir bakıma.

Burada, Sovyetlerin esas tarihsel önemi, işçi sınıfının ve emekçi toplulukların kurtuluşu, ayrı bir güç tarafından değil, bizzat kendi öz örgütlenmeleri ve toplumsal kendi kendilerini yönetmeleriyle gerçekleşebilirdi.

Bu anlayış, kısmende olsa Marx’ın Paris Komünü deneyiminden çıkardığı sonuçlarla da örtüşüyordu. Kapitalizmin, devlet aygıtının ele geçirilmesi ile değil, toplumun doğrudan katılımına dayanan yeni bir siyasal biçimle aşılması gerekiyordu. 

 Ve Şubat 1917’de Çarlık devriliyor ve yerine liberal  şağcı partilerin öncülüğünde ve Sosyslist Devrimcş parti ile Menşevik gurubununda desteğiyle geçici hükümet kuruluyor. Bolşevikler ise bu geçici hükümeti desteklemiyorlar. Birkaç ay sonrada bu geçici hükümetin başkanlığına Devrimci Sosyslist partisinden Aleksander Kerenksi geliyor.

Ve Sovyetler, 1917 Şubat devrimi sürecinde yeniden ve bu sefer daha geniş ölçekte ortaya çıkıyor. İşçi ve köylü Sovyetlerine asker sovyetleri de ekleniyor 

Bu durumda birbirine paralel ikili bir yönetim sistemi oluşuyor. Bir tarafta liberal sağcıların ve Bolşevikler dışındaki sosyalistlerin de içerisinde olduğu geçici hükümet sistemi, diğer tarafta işçi köylü ve asker vekillerinden oluşan sovyet sistemi. Bu durum  aynı zamanda ikili iktidar olarakta tanımlanıyordu.

Şubat Devrimi ile kurulmuş olan Geçici Hükümet sadece hukuken devletin başında bulunuyordu. Fakat fabrikalarda ve tarlalarda, köylerde ve şehirlerde, mahallelerde ve sokaklarda vr kışlalarda gerçek toplumsal ve yönetimsel güç büyük ölçüde Sovyetlerdeydi.

Askerler, sovyetlerin onayı olmadan subayların emirlerine uymuyorlardı. İşçiler fabrikalarda oluşturdukları komitelerle üretimi yönetiyorlar ve içerisinde bulundukları Sovyetlerin kararlarına ve yönetimine katılım gösteriyorlardı. Köylüler toprakların paylaşımına, üretimin organizesine, içerisinde  bulundukları Sovyetlerin siyasal kararlarına ve yönetimine direk Komünal katılım gösteriyorlardı.

Çünkü, Çarlık devletinin eski otoritesi çökmüş, fakat yerine geçecek yeni düzen henüz netleşmemiş veya kesinleşmemişti.

Lenin, Nisan 1917’de sürgünden Rusya’ya dönüyor ve bütün iktidarın sovyetlere devrini savunuyor. Bu savununun anlamı, Geçici devrim Hükümetin sona erdirilmesi ve bütün iktidarın Sovyetlere devredilmesiydi. 

O  dönem Bolşevikler, yerellerde kurulmuş olan Sovyetlerin bir çoğunda. diğer örgütler ve guruplar karşısında azınlıktaydı. Savaşın sürmeye devam etmesi ve “Barış, İş,Toprak ve Ekmek” taleplerinin sosyalist Kerenski hükümeti tarafından karşılanmaması üzerine, bütün iktidarın Sovyetlere savunusuyla,  Bolşevikler Petrograd ve Moskova gibi kritik sovyetlerde çoğunluğu ele geçiriyorlar. 

Ve Ekim Devrimi:

Ekim 1917’de Bolşevikler ve Sovyetler, Sosyalist Kerenski başkanlığındaki Geçici Devrim Hükümeti’ni deviriyor. Yerine Halk Kongreleri Konseyi hükümeti kuruluyor. Halk Kongreleri Konseyi teoride sovyetlere karşı sorumlu olmasına rağmen, pratikte kararlar Bolşevik Partisi’nin Merkez Komitesinde alınmaya başlanıyor.

Böylece Sovyetlerin  demokratik katılımlımcı yönetim yapısından, Bolşeviklerin katı merkeziyetçi yönetimine geçiş adımlarıda hızlanmaya başlamış oluyor. Aynı süreçte Bolşeviklerin dışındaki bütün diğer sol sosyalist gurup çevre ve şahıslar da sovyet organlarından tasfiye ediliyor.

Böylece devrim bütünlüğü içerisinde ikili bir anlama sahip oluyor.

Bir anlamıyla iktidar sovyetlere geçiyor, eski devlet düzeni yıkılıyor ve yerine İşçi, Köylü ve Asker Temsilcileri Konseyi yeni siyasal sistemin temeli haline geliyordu.

Diğer anlamıyla süreci yöneten, yönlendiren ve örgütleyen esas güç Bolşevik Partisinin kadro bürokrasisi oluyordu. 

Başlangıçta bu iki güç birbiriyle çelişmek zorunda değildi. Parti, sovyetlerin içinde çalışan öneriler sunan siyasal bir örgüt olabilirdi.

Fakat, Bolşevik Parti ile sovyetler aynı toplumsal ve siyasal zeminde gelişseler de, aynı örgütlenme ve yönetimsel yapısallığa sahip değillerdi.

Sovyet, işçilerin ve emekçi toplulukların partili kimliklerinden ve partili tercihlerinden bağımsız olarak katıldıkları, İçerisinde bütün siyasal örgüt ve partilerin ve herhangi bir partiye bağlı olmayan siyasi kişiliklerin de bulunduğu,geniş demokratik katılımlı öz yönetim veya toplumsal kendi kendini yönetme organlarıydı.

Bolşevik Parti ise belirli bir programa, ideolojiye ve örgütsel disipline dayanan merkezi bir kadrolar örgütüydü.

Sovyetin meşruiyeti, doğrudan katılımcı, çoğulcu  toplumsal demokrasisinden geliyordu. 

Partinin meşruiyeti ise kendisinin doğru devrimci teoriye ve tarihsel öngörüye sahip olduğu iddasına ve güncel ve tarihsel irade olma iddiasına dayanıyordu.

Sovyet sistemi, emekçi sınıfların mevcut iradesini ifade ediyordu. Parti ise emekçi sınıfların uzun vadeli çıkarlarını kendisinin temsil ettiğini savunuyordu.

İki örgüt biçimi arasındaki gerilim tam da burada ortaya çıkıyordu. İşçilerin anda verdikleri kararlar, partinin politik ve pratik kararlarıyla uyuşmadığında hangisi esas alınacaktı?

Devrim sonrasında giderek belirleyici hale gelen bu temel çelişkinin sorusu Partimi sovyetlere bağlı olacaktı, yoksa sovyetlermi partiye bağlı hale gelecekti?  Daha doğrusu emekçiler sınıfının fiilî iradesi mi, yoksa sınıfın tarihsel çıkarlarını temsil ettiği iddasında olan partinin iradesi mi?

Bu süreçte yaşanan İç savaşla birlikte parti yönetimi  olağanüstü merkezi tedbirler almaya yöneldi ve 

Sovyetlerin gücü önemli ölçüde zayıflatıldı. Bu koşullarda parti kendisini yalnızca emekçilerin öncüsü olarak değil, toplumun iradesi olarakta görmeye başladı. Sonunda sovyetlerin meşruiyeti, parti çizgisini uyguladıkları ölçüde kabul edilmeye başlandı.

Bu noktadan sonra temsil ilişkisi tersine döndü. Parti sovyetlerin içindeki bir siyasal eğilim olmaktan çıktı; sovyetler parti kararlarının topluma aktarıldığı organlara dönüştü.

Sovyetler anayasal olarak devletin temel kurumları olarak varlıklarını sürdürdü. Ancak seçimlerde adayların belirlenmesi, kararların hazırlanması ve siyasal yönün tayin edilmesi parti tarafından gerçekleştiriliyordu.

İşçiler temsilcilerini seçiyor görünseler de seçim seçenekleri, siyasal program ve yönetim sınırları parti-devlet yapısı tarafından belirleniyordu.

1921 Kronstadt Sovyetçilerinin Ayaklanması, sovyet demokrasisi ile parti yönetimi arasındaki kopuşun en çarpıcı örneklerinden biri oluyor.

Kronstadt denizcileri 1917 Devrimi’nin en aktif destekçileri arasında yer almışlardı. 1921’de Bolşevik iktidara karşı ayaklandıklarında ise,Sovyetlerin yeniden özgürleştirilmesini, işçiler ve köylüler için daha geniş siyasal karar ve yönetimsel katılım hakları verilmesini ve merkeziyetçi  yönetim ve denetiminin sınırlandırılmasını talep ediyorlardı.

Bolşevik yönetimi bu hareketi karşı devrimci bir tehdit olarak değerlendirdi ve askerî güçle bastırdı.

Oysa Kronstadt isyancıları, aslında Bolşeviklerin yönetimine karşı değillerdi. Devrimin ilk dönemindeki gibi sovyet demokrasisinin yeniden kurulmasını taleb etmişlerdi.

Bu olayın ardından Lenin toplumsal tepkileri azaltmak amacıyla Savaş Komünizmi’nin terk edilmesini Yeni Ekonomi Politikaya (NEP) geçilmesini savunuyor. NEP’le  ekonomik olarak küçük ölçekli  kapitalizme doğru esneme yapılırken, siyasal alanda ise tam tersine demokrasi dahada  daraltılmış ve parti devlet iktidarı Dahada merkezileştirilerek güçlendiriliyor.

Halbuki, Kronstadt meselesi yalnızca bir askerî isyan meselesi değildi. Devrimin kendi içinden çıkan güçlerin sovyet demokrasisi ile parti iktidarı arasındaki çatışmayı açığa çıkaran tarihsel bir kırılma noktasıydı 

Bu ayaklanmada Bolşevikler açısından mesele devrimin özünü. hayatta kalması değil Bolşeviklerin iktidarda olmasıydı.  Muhalifler açısından ise devrimi savunma adına parti iktidarı tarafından devrimin amaçsal değerleri ve demokratik özü ortadan kaldırılıyordu.

Bu olayla birlikte Lenin’in bütün iktidar sovyetlere sloganı ile parti yönetiminin yasal ve fiili iktidarcılığı arasındaki mesafe de açık biçimde görünür hale gelmişti.

Parti kendisini proletaryanın tarihsel temsilcisi olarak tanımladığ için, işçilerin partinin herhangi bir pratik politikasında karşı çıkması ideolojik bir sapma sorunu oluşturuyordu

Böylece proletarya diktatörlüğü, proletaryanın doğrudan egemenliği olmaktan uzaklaşmış ve proletarya adına hareket eden partinin bürokrasisinin egemenliğine dönüşmüştü.

Fakat Sovyet sistemi de resmiyette ortadan kaldırılmadı. Sovyetler Birliği adı korundu ve devlet kurumlarının resmî temeli sovyetler olarak gösterilmeye devam edildi.

Ancak içeriği boşaltıldı.

Oysa sovyetler, doğrudan toplumsal

mücadele içinde doğmuştu.

İşyerleri, yerel yerleşim alanları üzerinden örgütleniyordu.

Seçilmiş temsilciler geri çağrılabiliyordu.

Farklı siyasal görüşler bir arada bulunabiliyordu.

Kararlar açık tartışmalarla alınıyordu.

 Parti-devlet sisteminde ise Sovyetler yukarıdan belirlenen idari yapılar haline geldi.

Bağımsız siyasal karar üretme yeteneğini kaybetti.

Parti kararlarını onaylayan ve uygulayan kurumlara dönüştü.

Siyasal çoğulculuktan arındırıldı.

Bürokratik devlet mekanizmasının pasif parçaları haline geldi.

Dolayısıyla sovyet biçimsel olarak korundu, fakat Sovyet Demokrasisi, Proletarya Demokrasisi veya Proletarya Diktatörlüğü adına büyük ölçüde kayboldu.

Aslında, Proletarya diktatörlüğü kavramı Lenin tarafından ortaya atılmamıştır. Marx, kapitalist toplum ile komünist toplum arasında devrimci bir geçiş dönemi bulunacağını ve bu dönemin siyasal biçiminin proletaryanın devrimci diktatörlüğü olacağını Lenin’den önce savunmuştu.

Ancak Marx’ın ve Engels’in proletarya diktatörlüğünden  anladığı ile, Ekim Devrimi sürecinde ve SSCB’de uygulanan parti-devleti uygulaması arasında önemli bir fark vardır. 

Marx ve Engels açısından bu kavram, esas olarak bir kişinin veya partinin diktatörlüğünü değil, emekçi çoğunluğun egemen sınıf haline gelmesini ifade ediyordu. Engels, Paris Komünü’nü proletarya diktatörlüğünün somut örneği olarak göstermişti. Paris Komünü ise yöneticilerin seçimle belirlenmesine, geri çağrılabilmesine, ayrıcalıklı bürokrasinin sınırlandırılmasına ve siyasal yönetmenin aşağıdan kurulmasına dayanıyordu. 

Lenin de 1917’de yazdığı Devlet ve Devrim adlı eserinde proletarya diktatörlüğünü eski bürokratik devlet aygıtının parçalanması, işçilerin doğrudan yönetimi ve devletin zamanla sönümlenmesi olarak savunuyordu. Ona göre proletarya, siyasal iktidarı ele geçirecek; üretim araçlarını toplumsallaştıracak ve sınıfların ortadan kalkmasıyla birlikte devlet de gereksiz hale gelecekti. 

Burada teorik düzeyde hedef, devleti büyütmek değil, devletin sönümlenmesini sağlayacak bir emekçiler demokrasisi yaratmaktı. 

Fakat mimarının Lenin olduğu parti ve sosyslizm modeli gereği, pratikte bunun tersi gerçekleşti: Devlet giderek güçlendi, siyasal toplum zayıfladı ve işçi sınıfı karar süreçlerinin dışına itildi.

Burada önemli parantez nokta ise,sosyalizme devletli geçiş konusunda Marx’ı ideolojik dayanak yapmış olan Lenin’in, geçici devlet ve öncü parti fikri zaten sosyalizm ve özgür toplum adına stratejik bir hataydı.

Çünkü devlet bir kez kuruldu mu yeniden hep sadece kendini üretir.

Öncü Parti sistemi ise kaçınılmaz olarak bürokratik iktidar hiyerarşisi yaratır.

Sonuç olarak Rusya’da; Teoride sovyet sistemi pratikte devlet iktidarı ,Teoride Proletarya diktatörlüğü pratikte parti iktidar bürokrasisi olmuştur. Parti ile devleti iç içe geçmiş ve aynılaşmıştır.

Karar alma süreçleri tamamen merkezîleşmiş ve yerellerdeki Sovyetler giderek  bağımsızlığını, demokrasisini yitirmiş ve merkeziyetçi yerel parti organlarına bağımlı hale gemiştir.

Dolayısıyla sovyetler’in  fiilen karar organı olmaktan çıkmasıyla  gerçek yönetimsel güç parti- devlet bürokrasisine geçmiştir.

Bu yapısal çarpık sistemin  önderi Lenin bile, yaşamının son yıllarında 1922 Aralık ve 1923 Ocak tarihleri arasında gerçekleştirilen parti kongresine sunduğu vasiyetname adlı mektubunda, SSCB’de iktidarcılığın ve bürokratik merkezileşmenin, devrimi ve toplumu tehdit ettiğini, işçilerin ve emekçi halkın Sovyetler’i güçlendirmesi gerektiği uyarısında bulunmuş ve işçileri ve köylüleri  Sovyet yönetim organlarını güçlendirerek kendilerini ve devrimi iktidarcı yozlaşmaya karşı savunmaya çağırmıştır.

Lenin, aynı kongreye sunduğu aynı mektubunda, Stalin ve müttefiklerinin diğer Sovyet Cumhuriyet halklarına karşı Rus şovenliği yaptıklarını ve yerel halkların özgürlüğünün ve demokratik haklarının,  merkezîleşme adına çiğnendiğini ve bununda o halklarda milliyetçi eğilimleri güçlendirerek Sovyetler Birliği’nin demokratik ve  birleştirici ideolojisine zarar vereceği uyarısında da bulunmuştur. 

Yine Lenin aynı sunumda, Stalin’in Karekter olarak kaba ve iktidarcılığa güçlü eğilimli birisi olduğunu ve sistemin yapısından kaynaklı elinde bulundurduğu devesa bir gücü yeterince  ölçülü ve sorumlu kullanamayacağını, dolayısıyla parti genel sekreterliğine onun yerine daha uyumlu birinin getirilmesi gerektiğini de öneriyor.Ancak aLenin’in bu önerileri kongreye bile sunulmuyor ve dikkate alınmıyor.

 Oysa Lenin sağlıklıyken ve devrimi yönetirkende  Rusya içinden ve dışarıdan bir çok anarşist ve  sosyalist kişi ve çevrelerler, Sovyetlerin güçlendirilmesini ve Sovyetlerde ısrar edilmesini sürekli olarak Lenin’le tartışmış ve ısrarla dile getirmişlerdi. Sovyet sisteminin değil, öncü parti iktidarının güçlendirilmesi ve Proletarya Diktatörlüğü adıyla Devlet Sosyalizmi tercihi Lenin tarafından ısrarla savunulmuştur. 

Böylece bütün İktidar Sovyetlere” sloganı ile iktidara gelen Bolşevikler İktidarı alındıktan sonra , Sovyetler’i, partinin kararlarını halka ileten birer iletim bandı haline dönüştürüyorlar. Dolayısıyla o arti devlet iktidarı Sovyetler’i yutuyor..

Dahada vahimi,,SSCB’deki çözülmeyle beraber aynı parti, aynı devlet yönetici ve bürokrasinin, reel sosyalizm veya devlet kapitalizmi sonrası, Özel Kapitalizm Rusya’sının da yönetimi ve bürokrasisi olmaya devam etmiş olma durumlarıdır 

Burada dahada vahimliği, iktidarcı yozlaşmanın, varabileceği korkunç ihanet, boyutunu, yani sadece ve sadece kendini amaç yapmış olma boyutta yozlaşmayı göstermiş olmasıdır. Aslında bu durumun çözülenin sosyalizm değil bürokratik kapitalizm olduğunu ve sözde sosyslizm adına var olan parti-devlet bürokrasisinin de özel kapitalizme  bile yönetim olacak kadar aynılaştığını da çok açık etmektedir

SSCB’de sistemin iktidarda yozlaşma hikayesi üzerine büyük bir literatür vardır. Bunlardan ikisi Mihail Bulgakov’un efsane Usta ve Margarita ve George Orwell’in Hayvan Çiftliği romanlarıdır. Her ikiside Sovyetler Birliğin’de yasaklıdır ve yazarlarının ölümünden çok sonraları, sistemin çökme sürecinde yayınlanabilmiştir. Bunlardan, MİHAİL  BULGAKOV’un Usta ve Margarita adlı romanını, Gorbaçov döneminde basından ve KGB raporlarından yapılan genel yozlaşma ifşaatlarıyla beraber,  okuyan herkeste, adam zamanında tam olarak bizi yazmış hissi yaratmıştı. 

1930’ların Moskova’sında geçen romanda gizemli bir yabancı şehre gelir ve toplumundaki ikiyüzlülüğü, korkaklığı ve ahlaki çürümeyi ortaya çıkaran olaylar zincirini başlatır. Para mevki ve çıkar karşısında küçük düşen bürokratların, sözde aydınların ve yöneticilerin maskelerinin düştüğü bu hikayede,halka açık alanlarda her gün burjuva ahlaksızlığına karşı mücadele konuşmaları yapan  parti ve devlet yöneticilerinin, halka kapalı mekanlardaki çarpık sefil ve kontrolsüz yaşamları konu edinilir  Bu hikayedeki Griboyedov Lokantası, Moskova’da edebiyatla uğraşanların ve elit  devletlilerin (Nomenklaturanın) toplandığı seçkin bir mekândır. Ancak burası gerçek anlamda bir lokanta değil, resmî yazarlar birliğinin MASSOLIT adlı halka kapalı kulübüdür. Yalnızca “doğru” yazanlar, yani sistemle uyumlu olan yazarlar, eskort kadınlar ve iktidar hiyarerşisinin elitleri  içeri alınır. Masalar bolluk içindedir ve sürekli olarak çeşitli yemekler ve içkilerle doludur. Dışarıda, ise o günün koşullarında sıraya girerek, karneyle günlük ihtiyaçlarını çok kısıtlı karşılayabilen insanların dünyası vardır. Bu iki dünya arasında görünmez ama kalın bir duvar vardır. Hem içeridekiler, hemde dışarıdakiler ise bu farkı hiç yadırgamaz ve doğal bir durummuş gibi yaşarlar. SSCB’deki genel yozlaşmanın, sistemin çöküş sürecindeki ifşaatları üzerine toplumda oluşan duyguyu, bir işçi Moskova’daki bir toplantıda, şöyle ifade eder: Evet, karar mekanizmalarından uzaklaştırılmıştık ve yoksulduk. Buna alışmıştık. Ancak meğer biz ve onlar ne kadar çok farklı bir dünyada yaşıyormuşuz. Bu kadarını bilseydik, bu kadar sabr edermiydik?

Türkiye’de de, söylemde muhafazakar demokrat olan siyasal islamcıların, iktidarda nasıl toplum karşıtı despotikleştikleri ve son medya skandallarından öğrendiğimiz kadarıyla da, iktidar çevresinden medya, siyasetçi, bürokrat ve elit sosyal kesimlerin, nasıl uyuşturucu ve fuhuş ticareti ve türlü sapkınlıklar yaşadıkları kütüphane kılığında gizli kulüplerin varlığı ve bu kulüplere bir nevi Bulgakov’un Griboyedov Lokantası misali, sadece iktidar çevresindeki elitlerin referanslarıyla girilebiliniyor olması, herkeste demek ki bu memlekette muhafazakar sadece benmişim duygusu uyandırmıştır. 

GEORGE ORWELL ’in de ironik bir dille ve hiciv yolluyla yazdığı bir eseri olan “Hayvan Çiftliği,” özellikle Stalin döneminde, öncü parti ve merkezi iktidar gücünün, totaliter baskı yoluyla demokratik toplumsallığı ve özgür bireyselliği nasıl yok edişini ve manipülasyon yoluyla nasıl yozlaştırıcılığını ironik bir anlatınla  hicivleştirir. SSCB’de reel sosyalizm örneğinde olduğu gib,  mutlak iktidar gücünün devrim ve sosyalizm ideallerini bile nasıl saptırdığını mesajlaştırır.

Romanındaki figürler, gücü elinde tutmak için  şiddet ve korku uygulayan iktidarı ve her şeyi anlayan ama hiçbir şeyi değiştirmeye yeltenmeyen ve devrimi entellektüel savunmasız bırakan, iktidarla uyumlu aydınları ve ezberletilen sloganlarla manipüle edilerek tartışması ve sorgulaması  engellenen halk yığınlarını simgelemektedir.

Romandaki, bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir” ironisi üzerinden, sınıfsız toplum idealinden yola çıkılan SSCB’’de, yeni bir imtiyazlı sınıfın (nomenklatura) oluşması, Lord Acton’ın, Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır idasının, izdüşümü olarak vurgulanır. Bu roman sadece bir hikaye olarak değil; merkezi iktidarcı sistemlere karşı, tarihsel bir belge, tarihsel sosyolojik bir gözlem ve uyarı olarak ele alınmalıdır  

Sonuç olarak Reel Sosyalizm deneyiminin temel dersi şudur:

Toplumsal kurtuluş, toplum adına yönetmekle değil, toplumun kendi kendisini yönetebileceği kurumları sürekli güçlendirmekle mümkündür. Emekçiler sınıfı ve halk, karar verme yetkisini bir partiye, bürokrasiye veya devrimci seçkinler grubuna devrettiği anda, sosyalizm toplumsal özyönetim olmaktan çıkarak devletli ve iktidarlı bir sisteme dönüşme tehlikesi mutlaka  taşıyacağıdır. 

İktidar doğası gereği  her devrimi mutlaka birgün yozlaştırır ve her devrimciyide mutlaka bir gün eline kamçıyı alan bir Tlran’a dönüştürür.Ve sonuç olarak da amaç doğrultusunda başarısız kalınılır

İktidar Yozlaştırır ve Yozlaşır Mutlak İktidar Mutlaka Yozlaşır ve yozlaştırır. Lord Acton. 

Devlet Sosyalizmi Başarısızlığa götürür.,Demokratik Komünal Toplum Sosyalizmi Başarıya. Abdullah Öcalan

Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu