Gündem Guncel

DEĞİŞİMİN ZİHİNSEL EŞİĞİ

PKK silah bırakmayacak veya devlet hiç bir şey yapmayacak cümleleri ilk okunuşta karşıdaki bir  taraf hakkında sahip olunan normal bir önyargı veya bir öngörü gibi görünüyor.Ancak bunlar bazende bu öngörü veya önyargı sahiplerinin kendi siyasal niyetlerini ve psikolojik eğilimlerini de ele veriyor.

Çünkü bu gibi cümlelerin gerisinde, farkında olunarak veya olunmayarak söylenen ben veya biz işimize gelmediği için  istemiyoruz cümlesi de bulunabiliyor genellikle. 

İnsan bazen kendi korkusunu ve kendisi için olan imkânsızlık duygusunu karşısındakine yükler. Kendisi için uygun görmediği değişimin esa olarak karşı tarafta mümkün olmadığına inandırmaya çalışır kendisini ve çevresini. Böylece kendi durduğu yeri sorgulamak yerine karşı tarafın değişmeyeceğinden emin olur.

Psikolojik bir durumdur bu, İnsan yalnızca dışarıdaki gerçekten kendisinin korumaya çalışmaz. Bazen kendi içinde kabul etmekte zorlandığı gerçekten de korkar ve ondan kendisini korunmaya çalışır. Dolayısıyla yeni bir gerçeklik ortaya çıktığında verilen ilk tepkiler her zaman onu anlamış olmaktan değildir. Bazen inkâr etmeyi, küçümsemeyi ya da eski kalıpların içine yerleştirmeyi tercih etmektendir.

Köklü siyasal değişim dönemlerinde bu daha çok yaşanır hâle gelir.

Çünkü uzun süren  savaşlar yalnızca yozlaşmış bürokratik siyasi kurumlar üretmez; Vazgeçilmez konformizm ve bunu kaybetme korkusuda üretir. Yani iktidarcı alışkanlıklar, vazgeçilmez yönetimci kimlikler ve içsel düşmanlıklarda üretir. Dolayısıyla bütün bunları bir anda  kaybetme korkuları da üretir. Bütün bunlarla birlikte, on yıllardır karşısındakini yalnızca tehdit olarak tanımlamış zihiniyet yapılanması bir sabah uyandığında onu konuşulabilecek bir muhatap olarak da kolay kolay göremez.

Doğaldırki, insanlar (tabiki içinde bulundukları koşullardan bağımsız olmamakla birlikte) kendilerini yalnızca ben ve biz kimiz? sorusuyla değil, daha çok onun ve onların kim olduğu sorusuyla da tanımlar. Dolayısıyla yıllarca kurulmuş bir “biz ve onlar” düzeni çözülmeye başladığında ise yalnızca şahsi ve siyasi konumlanma pozisyonları değil, kendilerini tek taraflı ve kolayca tanımlama biçimleride sarsılır.

Barış ve Demokratik Toplum süreciyle beraber demokratik siyasi mücadele veya toplumsal demokratik mücadele biçimine geçilecek olmanın baskısı biraz da buradan gelir.

Çünkü çatışmanın dili kolaydır. Taraflar bellidir, sınırlar bellidir, düşman bellidir. Barış ise insanı belirsizlikle karşı karşıya bırakır. Dün tehdit dediğinizle bugün hangi hukuk içinde yaşayacağınızı düşünmek, eski ezberleri tekrar etmekten daha zordur.

İnsanlar çoğu zaman sahip oldukları bir şeyi kaybetme ihtimaline, aynı ölçüde yeni bir şey kazanma ihtimalinden daha güçlü tepki verirler.

Siyasette de böyledir.

Yeni bir düzenin ne kazandıracağını düşünmeden önce, eski düzen içinde sahip olunan konumun kaybedileceği korkusu başlayabilir. Bu nedenle barış bazıları için yalnızca “çatışmanın sona ermesi” değildir. Alışılmış siyasi dilin, statünün, kimliğin ve hatta varlık gerekçesinin değişmesi anlamına gelebilir.

Süreci istemeyenlerin yarattığı psikolojik baskıyı biraz da burada aramak gerekir.

Çünkü  çatışmanın dili ve pratik siyaseti, dolayısıyla yürütücülüğü kaykaydır. Bu nedenle süreç ilerledikçe yıllardır söylenen standart cümlelerin yeniden düşünülmesi ve yeniden kurulması, Konuşulamaz denilenlerin konuşulabilmesi, değişemez  denilenlerin değişebilmesi gerekecek ve mümkün değil denilenler mümkün hâle gelebilecektir.

Bu yalnızca karşı tarafın değişmesi gerekenler değildir. Ona ve kendinize bakışın da değişmek zorunda kalmasıdır.

Bunlara karşın insan bir şeye baştan kesin olarak inanmışsa yaşananları da çoğu zaman o inancına göre seçerek görmeye çalışır. Bu örgüt silah bırakmaz” diyen kişide, bu devletle bu süreç yürümez diyen kişide her yeni gelişmede düşüncesini doğrulayan bir şey arar. Ayrıca  düşüncesini doğrulayan  her gelişmeyi büyütürken, tersini gösteren her gelişmeyi taktik, aldatmaca diye açıklamaya çalışır. Bunlarda gerçeklik yerleşmiş inançla çatıştığında, gerçeklik doğmalaşmış ve yerleşik inanca yorumlanır.

Bu nedenle,bunlardaki “PKK silah bırakmayacak” veya bu devlet hiç bir adım atmayacak diye kurulan cümleler, bazen ve yalnızca PKK’nin silahı üzerine cümleler değildir. Silahların bırakıldığı bir Türkiye’de kendi örgütsel ve siyasal yerlerini henüz kuramama düşüncesi üzerinedir.

Bunlar için barış ve demokratik toplumsal mücadelenin gerekliliğindeki zihinsel eşik tam da burada başlar.

Oysa, hem örgütsel yeniden yapılanma, hemde yeni zeminde yeni mücadele stratejisi, karşıdakinin değişeceğinden yüzde yüz emin olmak değildir. Tersi, yeniden gerçekleşme ve değişim ihtimalini daha gerçekleşmeden imkânsız ilan etmek olur.

Çünkü doğaldırki, insan mümkün olmadığına inandığı şeyi hem kendi şahsi dünyasında. hemde siyasal dünyasında mümkün kılamaz. “Onlar değişmez” hükmüyle yalnızca karşı tarafı değil, kendini de değişmez bir yere sabitlemeye çalışır. Bu hükmün kolaycılığına ve konforunda kendini idame ettirmeyi amaçlar.

Çünkü inanmadığımız şey, esas olarak olamayacağımız veya olmak istemediğimiz şeydir çoğu zaman.

Bu yüzdendir ki süreç çok zahmetli ilerleyecek olan bir süreçtir. Lakin öyle veya böyle ilerleyecek olan bir süreçtir de .

Burada süreç ilerledikçe hem en büyük zorluk, hemde en büyük dönüşüm silahların bırakılması olmayacak. Elli yıldır savaşın diliyle kendini tarif etmiş ve savaş diliyle toplumu yönetmeye çalışmışların hem düşman, hemde toplumumuz karşısında başka bir dil içinde yeniden düşünmeyi ve yönetmeyi öğrenmesi  asıl zor olan  olacak.

Çünkü silahı bırakmak somut ve tekniki pratik  bir eylemdir.

Asıl zor olan, uzun yıllardır silahın gölgesinde kurulmuş olan siyaset örgüt ve yönetimcilik düzenini zihinlerde bırakabilmektir.

Aydın Yılmaz.

Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu