Göbeklitepe’deki yeni bulgular

Göbeklitepe’de açığa çıkarılan ikinci evreye ait dörtgen planlı yapılar ve konut kalıntıları, buranın yalnızca soyut bir “kült merkezi” olmadığını;yerleşimin, emeğin denetiminin ve toplumsal hiyerarşinin inşa edildiği bir alan olduğunu ortaya koyuyor. Kazı alanından gelen somut veriler, Abdullah Öcalan’ın da, Neolitik kırılma, kastlaşma ve yerleşik yaşama geçiş tespitleriyle birebir örtüşüyor.
UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan ve ana akım tarih yazımı tarafından uzun süre yalnızca “tarihin ilk tapınağı” olarak sunulan Göbeklitepe’de (Xirabreşk) sürdürülen yeni dönem kazıları, insanlık tarihinin en kritik eşiğine dair ezberleri bozmaya devam ediyor. Höyüğün kuzey kesiminde yaklaşık 1500 metrekarelik yeni alanda yürütülen çalışmalarda, yerleşimin ikinci evresine tarihlenen dörtgen planlı yapılar ve gündelik yaşama işaret eden konut tabanları gün yüzüne çıkarıldı. Ortaya çıkan bu tablo, alanın salt ritüelistik bir toplanma yeri olmadığını, kalıcı yerleşimle birlikte kurumsal bir toplumsal organizasyonun zeminini oluşturduğunu kanıtlıyor. Bu arkeolojik gerçeklik, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın manifestosunda kapsamlı biçimde işlediği “avcı kastının örgütlenmesi”, “komün-kast çelişkisi” ve “Neolitik karşı-devrim” çözümlemelerini doğrular nitelikte.
GÖBEKLİTEPE BİR KÜLT MERKEZİNDEN FAZLASI
Taş Tepeler Projesi Koordinatörü ve Göbeklitepe Kazı Başkanı Prof. Dr. Necmi Karul’un kamuoyuna yansıyan son değerlendirmeleri, alandaki yapısal evrimi gözler önüne seriyor. Karul, yüzeyin hemen altında açığa çıkarılan dörtgen planlı yapıların mekan içi düzenlemelerine dikkat çekerek, ilk izlenimlerin bunların konut olarak kullanıldığı yönünde olduğunu belirtiyor. Karul, anıtsal dairesel alanlardan dörtgen yapılara geçildikçe dikilitaş geleneğinin zayıfladığını, kamusal yapılar ile konutların eş zamanlı kullanımının Göbeklitepe’nin yalnızca bir tapınma merkezi değil, aynı zamanda insanların sürekli yaşadığı bir yerleşim yeri olduğunu gösterdiğini vurguluyor.
Bu tespitler, Göbeklitepe’yi soyut bir “inanç mucizesi” olarak gösteren yaklaşımları aşarken, Öcalan’ın alanın devasa bir toplumsal-siyasal organizasyon olduğuna yönelik tezlerini güçlendiriyor. Abdullah Öcalan bu konuda; “Göbeklitepe devletli uygarlığın doğuş yeridir. Göbeklitepe bir uygarlıktır; hem de binlerce yıl süren, çok geniş bir coğrafyaya yayılan bir uygarlıktır. Çok köklüdür ve devletli uygarlığın doğuş yeridir” diyor. Bugün sahada ortaya çıkan durum, anıtsal kült yapılarının hemen yanı başında gelişen konut dokusu ve yerleşim katmanlarıyla, Abdullah Öcalan’ın işaret ettiği geniş zamanlı ve kurumsal uygarlık örgütlenmesini somut bir arkeolojik veriye dönüştürüyor.
ORGANİZE İŞ GÜCÜ VE İLK KASTLAŞMA DÖNEMİ
Göbeklitepe’deki tonlarca ağırlıktaki T biçimli dikilitaşların ocaklardan çıkarılması, taşınması ve işlenmesi, arkeoloji dünyasında uzun süredir tartışılan devasa bir iş gücü koordinasyonunu zorunlu kılıyor. Prof. Dr. Karul’un işaret ettiği yerleşim düzeni ve yapısal planlama, tesadüfi avcı buluşmalarından ziyade süreklileşmiş bir emek denetimine işaret ediyor.
Abdullah Öcalan, bu muazzam inşa sürecinin arkasındaki sosyolojik mekanizmayı şu sözlerle ifade ediyor: “Göbeklitepe’deki devasa ‘T’ tipi taş sütunları yapmak, belli bir düzen içerisinde dikmek, bir mimari yapı açığa çıkartmak, büyük bir organizasyon gerektirmektedir. ‘T’ şekilli, monolitik, yüksekliği altı metre civarında ve yaklaşık yirmi ton ağırlığındaki bu taşların, uzun vadeli planlama ve işgücü üzerinde mutlak hâkimiyet olmadan yapılması mümkün değildir.”
Analizde bu yapının zor aygıtına ve ayrıcalıklı bir zümreye dayandığını belirten Abdullah Öcalan, “Bu temelde kastik yapının baskıya dayalı kurumsal bir organizasyona sahip olduğu söylenebilir. Erkeklerden oluşan avcı kulübü, zorbalığa dayalı bir kasta dönüşerek bu organizasyonu yönetmiş olmalıdır” tespitinde bulunuyor. Bugün kazılarda taban seviyelerine inildikçe netleşen işlevsel farklılaşmalar, toplumsal işbölümünün ve hiyerarşik yönetici aklın sahada somutlaştığını gösteriyor.
NEOLİTİĞE GEÇİŞ: DOĞAL SÜREÇ DEĞİL, BÜYÜK KIRILMA
Arkeologların “tarım ve yerleşikliğe gönüllü geçiş” tezine karşı çıkan Abdullah Öcalan, bu evreyi anacıl klan toplumunun dağıtılması ve zorla üretime koşulma süreci olarak değerlendiriyor. Abdullah Öcalan manifestosunda; “Neolitiğe geçiş öyle sanıldığı ve söylendiği gibi gönüllü ya da doğal süreçlerin sonucu olarak gerçekleşmez. Tümüyle kastın zoruyla gerçekleşen bir durumdur, bir karşı devrimdir. Hiç kimse özgür, refah yüklü yaşamı terk edip böyle zorlu bir yaşamı tercih etmez” ifadelerini kullanıyor.
Kazı çalışmalarında açığa çıkarılan ve avcı-toplayıcı simgecilikten yerleşik konut mimarisine doğru evrilen katmanlar, insanın doğayla uyumlu göçebe toplayıcılık döngüsünden çıkarılarak belirli bir mekanda disipline edildiği geçiş evresini belgeliyor. Dörtgen planlı konutların varlığı, mülkiyetin, hanenin ve üretim kontrolünün mekansal olarak sınırlandırılmaya başlandığı ikinci evrenin maddi kanıtları olarak değerlendiriliyor.
ANACIL KLANA KARŞI ERİL SİMGECİLİK VE KUTSIYETİN DÖNÜŞÜMÜ
Göbeklitepe stellerindeki eril ve yırtıcı hayvan sembolizmi ile kadın figürlerinin yok denecek kadar az olması, Abdullah Öcalan’ın jineoloji kuramı kapsamında geliştirdiği “ilk büyük cinsel kırılma” tespitiyle doğrudan örtüşüyor. Abdullah Öcalan, taşlar üzerindeki bu simgesel dili şu sözlerle çözümlüyor: “Göbeklitepe’deki buluntularda erkeğin cinsel organı çok ön plana çıkarılır, hatta kutsanır, yerden göğe doğru yükseltilerek, yeryüzü ve gökyüzünün hâkimi ilan edilir. Kadın doğurganlığından alınan kutsallık erkeğin cinsel organına devredilmiş gibidir. Göbeklitepe’de kadına dair figürler yoktur. Buradaki yapılar, kadına ve ana kadın klanına tepki sonucu ortaya çıkmıştır.”
Kazı başkanı Karul’un ifade ettiği “dikilitaş geleneğinin zamanla zayıflaması ve yerini daha işlevsel konut mekanlarına bırakması” süreci, Abdullah Öcalan’ın ideolojik hegemonyasını kuran avcı kastın zamanla siyasal, idari ve yerleşik bir sisteme evrildiği yönündeki analizlerini destekler nitelikte bir seyir
MSAL TARİH YENİDEN YAZILIYOR
Göbeklitepe’nin kuzey yamacında devam eden kazılar, yalnızca mimari kalıntıları değil, insanlığın sınıflı ve hiyerarşik topluma evrilişinin ilk düğüm noktalarını açığa çıkarıyor. Arkeolojik kazıların derinleşmesiyle elde edilen her yeni veri, alanın salt mistik bir toplanma alanı olmadığını; emeğin, mekanın ve inancın merkezileştirildiği tarihsel bir kavşak olduğunu kanıtlıyor. Bu durum, Abdullah Öcalan’ın yıllar önce belirttiği “Göbeklitepe’de ortaya çıkan arkeolojik bulgular, tarihin bu temelde yeniden yazılmasını gerektirmektedir” tespitini bir kez daha doğrular nitelikte bir gerçeklik olarak öne çıkarıyor.



