ForumGündem GuncelKadinMakaleTarih

SOSYALIZMIN BAŞARISIZLIĞINA KADINDAN VE KOMÜNDEN BAKMAK


AYDIN YILMAZ
Sosyalizmmin yirminci yüzyıl deneyimleri tarihin en büyük özgürlük, eşitlik ve adalet arayışlarından birisi olmasina ve milyonlarca emekçinin kapitalist egemenliğe karşı mücadelede büyük bedeller ödemiş olmasina ragmen, nihayi hedeflerine varamamış, Reel sosyalizmci pratikleşmede yasadigi bürokratik yozlaşmada çözülmekten kendini kurtaramamıştır. Bu durum,Reel Sosyalizmin felsefi, tarihsel ve toplumsal temellerinin yeniden sorgulanmasını zorunlu kılmıştır.

 Sosyalizde Israr İnsanlıkta Isrardır diyerek sosyalizme karşı büyük inanç sahibi olduğunu gösteren Kürt Halk Önderi Öcalan, bu sorgulamanin düşünsel önderliğini yapmıştır. Gerçekleştirmiş olduğu çözümlemeler ışığında bu sorunun cevabını Marx’ın tarihsel toplum okumasında bulmuştur. Ona göre Marx, toplumlar tarihini düşünsel olarak tümüyle sınıflar arası mücadelelerin  tarihi olarak okumuş ve toplumların dönüşüm ve oluşum diyalektiğini bu görüşle çözümlemiştir. Öcalan, Reel Sosyalizm pratiğinin başarısız olmasınında bu tarihsel toplum anlayışı temelinde gerçekleştirilmiş olmasından kaynaklı olduğu sonucuna varmıştır. Marx’ın bu anlayışında, üretim araçları üzerinde denetim kuran sınıflar ekonomik gücü ve dolayısıyla siyasal iktidarı ellinde tutar. Yine tarihsel toplumlar, üretim ilişkileriyle üretim güçleri arasındaki çelişkide  ve bu çelişkinin  üretim güçlerinden yana aşılmasında gelişirler ve oluşurlar.

Evet bu tarihsel yaklaşımla gerçekleştirilen kapitalizmin çözümlemesinde, sermayenin nasıl biriktiğini, emekçinin nasıl kendi emeğine ve emeğinin ürününe yabancılaştırıldığını ve Kapitalist burjuva devletinin sınıfsal niteliğini kapsamlı biçimde açığa çıkarmada son dere etkili ve güçlü olunulmuştur.

Ancak bu yaklaşımla tarihsel toplumların gelişmesinin esas olarak sınıflar arasındaki çelişkiler  ve mücadeleler üzerinden okunması, toplumun sınıflardan ve devletten önceki esas oluşum halini, yani Komünalite toplumsallık tarihini açıklamakta yetersiz kalır. Ayrıca,insan toplumsallığının ve toplumsallık tarihinin  sınıfların ve devletin ortaya çıkışından yüz binlerce yıl önce oluştuğu hakikatını açıklamakta da yetersiz kalır.

Çünkü, toplum  sınıflardan ve devletten sonra oluşmamış tersine, tarihsel olarak kadın komünalitesi etrafında, sınıf ve devletten çok  önceleri oluşmuştur. Erkek egemenlikçi iktidarlaşma, devlet ve sınıflaşma bu tarihsel oplumsallığın içinden doğmuş ve sonra ona karşıtlaşmış, onun üzerinde egemenlik kurmuştur. 

Dolayısıyla  insanlığın toplumsal tarihine, yalnızca egemen sınıflarla ezilen sınıflar arasındaki mücadelelerde oluştuğu ve geliştiği üzerinden değil, karşıt iki temel  uygarlığın mücadelesi üzerinden bakılır. Bu mücadelenin bir tarafı komünalite toplumsallığı; diğer tarafı ise merkezi devletçi uygarlıklar sistemidir.

Komünalite toplumsallığı, kadın ekseninde ve dayanışma, paylaşım temelinde oluşan ve gelişen ortak yaşam  biçimini ifade eder. 

Devletçi ve sınıflı uygarlık sistemi, toplum karşıtlığını ve toplumun üzerinde yükselen merkezi egemen iktidarcılığı temsil eder. Devlet,toplumsal ekonomik artı ürüne el koyan, zor araçlarını tekelleştirerek toplumun üzerinde gerçekleşen egemenlik yapılanmasıdır.

Bu nedenle toplumlar tarihi, Marx’ın ve dolayısıyla Reel Sosyalizmci önderlerin  mutlaklaştırdığı biçimiyle okunamaz. Toplumlar tarihi, bu iki karşıt uygarlıksal değerlerin mücadelesinden okunur. Sınıflar ve sınıflar arası mücadele ise, tarihsel olarak bu zeminde gelişerek ortaya çıkmıştır.

Komün ve Komünalite toplumsallık uygarlığı ilk kadın etrafında oluşan uygarlıktır. Komün toplumsal insanlığın var oluş halidir. Kadın, sadece biyolojik doğurganlığı nedeniyle değil; beslenme, çocuk yetiştirme, bitkileri tanıma, yerleşik yaşama geçme, dilin bilincin oluşması ve kültürel üretim yeteneğinin gelişmesi, toplumsal hafızanın aktarılması ve gündelik yaşamın örgütlenmesi bakımından komünal toplum yaşamının kurucu ve yürütücü gücü olmuştur. Kadın eksenli komünalite toplumsallığında, herhangi bir toplumsal  ve sınıfsal kesim ve her hangi bir toplumsal cinsiyet diğerine hükmetmemiştir. Bu toplum düzeni, yaşamın örgütlenmesi, korunması, çoğaltılması ve paylaşılması etrafında oluşan Komünal bir toplumsallık düzeni olmuştur.

Komünalite toplumsallığının ilk büyük tarihsel kırılması ise, kadının toplumsal yaşamdaki konumunun zayıflatılması temelinde erkek egemenlikçi iktidarcılığa geçiş sürecinde yaşanmıştır.

Kadının. emeğine, bedenine, bilgisine ve toplumsal konumuna el konulmasıyla birlikte erkek egemen aile yapısı gelişmiş ve mülkiyet,soy, miras ilişkileri erkek egemen iktidarcı ilişkiler temelinde yeniden örgütlenmiştir.

Egemen erkek,savaşçı,aile reisi,rahip, kral ve kapitalist ulus devlet olmuş ve toplumun üzerinde yükselen iktidar kişiliğine dönüşmüştür.

Bu ilk erkek egemenlikçiliğin oluşum  süreci, tarihsel iktidarcılığın ve toplumun sınıflara ayrılmasının önünü açmıştır. 

Tarihsel olarak İlk köle, dolayısıyla ilk ezilen ve sömürülen sınıf kadındır. Toplumsal sınıfsallaşma, kadınla başlayarak gelişmiştir. Bu bakımdan kadının özgürlük sorunu  kendi başına ayrı ve tali bir sorun değildir. Çünkü, kadının ilk köleleştirilmesi bütün sınıfsal ve toplumsal egemenliklerin tarihsel ve toplumsal zemini  olmuştur. Çünkü, tarihsel olarak ilk sömürgeleştirilen toplumsal alan kadın, ilk denetim altına alınan emek kadın emeği, ilk egemenlikçi sistem modeli  erkek egemen aile olmuştur. Bu ilk egemenlik ki, iktidarın, devletim, sınıfın, sömürünün ve baskının tarihsel kökenidir. 

Kadıına hükmetmek, sahip olmak itaat ettirmek temelinde başlayan bu erkek egemen tarihsel süreç, devlet egemenlikçi uygarlık tarihi boyunca devam ettirilmiştir. Bu süreç. kapitalizmde daha çok merkezîleştirerek toplumun bütün gözeneklerine sirayet etirilmiştir.

Bu ilk erkek egemen kişilik,zihniyet temelinde, köle sahibinde, feodal beyde, kapitalist patronda ve Reel Sosyalizmci bürokratta. tarihsel olarak ve farklı biçimlerde hep yeniden üretilmiştir. Eğemen erkeklik ilişkileri toplum yaşamının bütün boyutlarında içselleşen bir iktidar kimliği halini almıştır. Tabi ki burada her erkek, egemen sınıfa mensup değildir. Egemen zihniyet olarak ailede işyerinde, siyasette, gündelik yaşamda devlet egemen uygarlık sistemin üretilmesine kaynaklık etmiştir.

Sosyalizmin Reel Sosyalizmci deneyimi de aynı  tarihsel uygarlık çizgisini, farklı bir versiyon olarak kendi sürecinde devam ettirmiştir. Reel Sosyalizmde. üretim araçlarının devlet mülkiyetine geçirilmesiyle toplumsal mülkiyet gerçekleşmemiş ve devletin işçi sınıfı adına yönettiği ekonomi, merkezi bürokrasi ağının denetim ve yönetiminde  devlet kapitalizmine evrilmiştir. Kapitalist burjuvazinin yerini parti-devlet bürokrasisi almıştır. Emekçi, üretimin gerçek öznesi ve yöneticisi hâline gelememiştir.

Sovyetler (konseyler), koperatifler, vs..gibi )  komünal kuruluşlar merkezi devlet sistemine bağımlı kılınmıştır. İşçi konseyleri, komünler, yerel meclisler vs.. gibi halkın doğrudan katılımcı mekanizmaları etkisizleştirilmiştir.

Devletin ve  iktidarın sınıf adına ele geçirilmesi, toplumsal alanların özgürleşmesini  sağlamamıştır. Fabrikada sömürülen erkek işçi, ailede erkek egemen davranmıştır. Kapitalizme karşı mücadele eden parti, kendi içinde hiyerarşik, merkeziyetçi ve otoriter ilişkiler geliştirmiştir. Devlet mülkiyetçi ekonomik üretimde kadın emeği görünmez kılınmıştır.  Farklı ulusal halklar ve kültürler baskı altında tutulmuştur.

Kapitalist modernite ulus devletçiliği temel olarak aşılamamıştır

Kapitalist burjuvazinin siyasal ve ekonomik iktidarı ortadan kaldırılmaya çalışılmış, fakat kapitalist moderniteye ait ulus devletçi merkezi devlet aygıtı, korunmuş ve daha da güçlendirilmiştir.

Toplumsal kurtuluş, toplumun Komünalite toplumsallığında kendi kendisini yönetmesinde değil, toplumu temsil ettiği iddasında olan öncü partinin toplum adına devlet olmasında görülmüştür. Böylece devletin, kapitalist burjuvazinin elinden parti tarafından alınıp proletaryanın hizmetine verileceği ve zamanla sönümlenceği, sınıfsız topluma geçileceği varsayılmıştır

Pratikte ise ,devleti yöneten parti bürokrasisi, toplumdan uzaklaşmış, toplum adına karar yetkisi merkezde toplanmış ve merkezi yönetenler ayrıcalıklı bir sınıfsal tabaka hâline gelmiştir. 

Devlet sönümlenmek yerine dahada güçlenmiştir. Başlangıçta geçici olduğu düşünülen devletçi yönetim, zamanla sistemsel ve yapısal kalıcılığa dönüşmüştür.

Reel sosyalizmin önemli teorik yanılgılarından biride, özel mülkiyetin devletçi temelde ele geçirilmesiyle toplumsal mülkiyetin gerçekleşeceğini  öngörüsüydü. Pratikte ise, mülkiyetin hukuken kimin adına kayıtlı olduğu değil kararları kimin aldığı gerçeği belirleyici olmuş ve özel patronun yerini parti devletinin bürokratik kadroları almış ve emekçinin üretim süreçlerine yabancılık durumu ortadan kaldırılmamış,daha sistemli hale gelmiştir. Kısaca devletleştirme ile toplumsallaştırma aynı şey olmamıştır. Sonuç olarak, Reel Sosyalizm veya Devlet sosyalizmi, Devlet Kapitalizmine evrilerek büyük bir tradejiyle çözülmüştür.

Kapitalist özel mülkiyetinin, sınıf adına devlet mülküyetine geçmesiyle kadın sorununun da büyük ölçüde çözüleceği varsayılmıştır. Sınıf sömürüsü ortadan kalkmadığı gibi kadın özgürlük sorunu dahada derinleşerek devam etmiştir.  Çünkü, kadın üzerindeki egemenlikçiliğin tarihsel derinliği, sınıflardan ve sınıf sömürüsünden çok eski tarihsel köklere sahiptir. İktidar ilişkileri bu tarihsel köklere dayalı olarak yeterince çözümlenmemiştir.

Kadının emek sürecine katılmasıyla birlikte ev içindeki bakım ve yeniden üretim yükünü de taşımaya devam etmesi, çifte sömürüyü dahada ağır hale getirmiştir.

Kadının parti ve devlet kurumlarında görev alması bu kurumların erkek egemen kültürünü değiştirmemüştir. Kadınların sayısal olarak kurumlara katılmasıyla yetinilmiş ve kurumların dili, hiyerarşisi ve iktidar anlayışı değişmeden kalabilmiştir.

Aile içindeki otorite, cinsiyetçi iş bölümü, kadınların görünmeyen emeği ve erkek egemen siyasal kültür büyük ölçüde devam etmiştir.

Kadın özgürlüğü sosyalizmin kurucu ilkesi olarak değil,gelecekte gerçekleştirilecek reformlardan biri olarak öngörülmüştür. Oysa kadın özgürlüğü sosyalizmin tamamlayıcı bir unsuru değil, başat gündemi ve temel ölçüsüdür.

Yalnızca reel sosyalist devletler değil,  sosyalist siyasal hareketlerde egemen sınıfı ve kapitalist devleti eleştirirken kendi içlerindeki erkek egemen ve iktidarcı ilişkileri aynı ölçüde sorgulamamıştır.

Devrimci erkek kapitalist devlete karşı karşı mücadele ederken aile içindeki geleneksel otoritesini sürdürebilmiştir. Devleti eleştirirken örgüt içinde katı hiyerarşiler kurabilmiştir. Özgürlükten söz ederken kadınların sözünü ve iradesini ikincilleştirebilmiştir. 

Emek sömürüsüne karşı çıkarken kadın emeğini görünmezleştiren, devlet iktidarını eleştirirken ailede mutlak otorite kuran, sınıfsal eşitlik isterken cinsiyet özgürlüğünden rahatsız olan bir erkeklik sosyalist erkeklik değil, devletçi uygarlığı kendinde üreten ve süreklileştiren erkekliktir.

Ancak, Reel sosyalizmi  tümden ve sadece başarısızlıkları üzerinden değerlendirmekte haksızlık olur. Reel sosyalist devrimler, kapitalist sömürüye ve emperyalizme karşı insanlık tarihinin en büyük devrimsel deneyimleri olmuştur.

İşçiler, köylüler ve ezilen halklar ilk kez kendi adlarına ve böylesine tarihsel büyüklükte toplumsal kurtuluş ve özgürlük iddiasında bulunmuşlardır. Eğitim, sağlık,istihdam, barıma, sanayileşme ve toplumsal güvenlik alanlarında önemli ilerlemeler sağlanmıştır.

Faşizmin yenilgisinde SSCB halklarının ödediği büyük bedeller belirleyici olmuştur. 

Sömürge halklarının özgürlük mücadeleleri ve kazanımları Reel Sosyalist devletlerden ve hareketlerden büyük moral ve siyasal destek almıştır.

Kadınların eğitime, üretime ve kamu yaşamına katılmaları bakımından kendini zamanında kapitalist dünyanın önünde adımlar atmıştır.

Bu tarihsel kazanımlar yok sayılamaz.

Fakat reel sosyalizmin bu gibi kazanımlarını kabul etmek, onun temel yapısal yanlışlarını ve bu yanlışlardan dolayı nihayi ideallerindeki başarısızlıklarını ve nihayetinde çözülüşünü görmeye engel olamaz. 

Tersine, verilen bu büyük bedeller adına ve o bedellere duyulan büyük  saygı adına, daha ciddi biçimde sorgulamayı gerektirir.

Reel sosyalizmin yaşanılan bu pratiğinden hareketle,Demokratik Sosyalizm devleti değil toplumu, merkezi iktidarı değil demokratik öz yönetimi ve kadın özgürlüğünü esas alır.

 Demokratik Sosyalizmin temelinde doğrudan demokrasi bulunur. Halk yalnızca belirli aralıklarla oy kullanan ve daha sonra yönetilen bir kitle olmaz. Gündelik yaşamın örgütlenmesi ve yönetilmesi temelinde ve demokratik katılımcılıkla alınan kararlarla sürekli olarak siyasal özne hâlinde kalır.

Toplum yaşamının bütün boyutlarında inşa edilmiş olan komünler ve komünal meclisler karar süreçlerinin temel birimleri olur.

Bu meclislere seçilmiş olanlar, toplumun üzerinde yükselen ayrıcalıklı profesyonel yöneticilere dönüşmezler. Komünal birimler tarafından seçilebilir. denetlenebilir ve geri çağrılabilir olurlar.

Karar ve yönetim yetkisi. yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru kurulur.

Zaten doğalında, sosyalizmin canlı ruhu toplumun kendi kendisini  komünalite temelli örgütleme ve yönetme yeteneğidir. Mahalle meclisleri, işçi konseyleri, köy komünleri, kadın örgütlenmeleri, gençlik yapıları ve kooperatifler, sosyalizmin komünal  zeminini ve demokratik özünü oluştururlar.

Bu toplumsal örgütlenmeler reel sosyalizmde merkezi devlet sisteminin hiyerarşisine tabi olan alt birimlere dönüşmüştür. Ekim devrimi öncesi süreçlerde oluşan sovyetler ve konseyler, (Komünal öz yönetim organları) bağımsız karar alma güçlerini kaybetmiştir. Böylece toplum, Komünal demokratik örgütleri üzerinden siyasal özne olma durumunu kaybetmiş ve sosyalizm savunmasız bırakılmıştır. 

Devlet, topluma karşı kendi varlığını koruyan ve kendi kendisi için var olan bir iktidar odağına dönüşmüştür.

Demokratik Toplumun veya  Demokratik Sosyalizmin Komünleri tabiki geçmiş zamanın komününe dönüş olmayacaktır. Doğaldır ki zamanımızın bilimsel, endüstriyel , iletişim ve teknolojik imkanlarıyla birlikte ve Demokratik Modernite değerleri temelinde inşa edilen komün ve Komünalite olur. Burada önemli olan  endüstriyel teknolojinin  hangi amaçlarla ve nasıl kullanılacağıdır. 

Komün veya komünalite kollektivizmi bireyi yok eden bir kolektivizm değildir. Bireyin, ancak özgür toplumsal ilişkiler içinde gerçek anlamda gelişebileceğini kabul eder. Demokratik komünal toplum özgür birey ile demokratik toplum arasında karşılıklı demokratik özgürlükçü sorumluluk ilişkisine dayanır. Özgür birey özgür toplumun, özgür toplum özgür bireyin gelişim koşullarını yaratır.

Komün, bireylerin gönüllülük temelinde katıldığı ve ortak ihtiyaçlar etrafında doğrudan  yönetimsel kararların alındığı toplumsal örgütlenme biçimidir.

Bir mahalle, köy, işyeri, okul, üretim  sektörü, kooperatif, kadın meclisi  be bütün demokratik topluluk örgütleri komünal örgütlenmenin alanları olabilirler.

Demokratik Komünalizmin veya Demokratik Sosyalizmin kuruluşu, toplumun kendi kendisini yönetme kapasitesinin geliştirilmesine dayanır. Mahalle, köy, fabrika, okul ve çalışma alanlarında komünal meclisler oluşturulur ve bu meclisler gerçek karar ve yönetme yetkisine sahip olurlar 

Seçilmiş temsilciler ayrıcalıklı profesyonel yöneticilere dönüşmezler Seçilebilir, denetlenebilir ve geri çağrılabilir olurlar.

Karar alma yönetme etkisi  yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru kurulur.

Komünlerin ve komünal yapılanmaların  ortaklaştıkları demokratik  koordinasyon organları da olur. Ancak bu yapılar yerel  komünal birimlerinin denetimi altında olurlar

Komünal birimlerin  çözemediği sorunlar bu birimlerden  seçilmişlerden oluşan geniş meclislere aktarılır ama meclisler komünal birimlerin almış olduğu Kararları ve demokratik iradesini ortadan kaldıramaz

Sonuç olarak; Komün ve Komünalite toplumsallık uygarlığı ilk kadın etrafında oluşan uygarlıktır. 

Komün toplumsal insanlığın var oluş halidir

İnsanlık ilk büyük özgürlüğü kadın etrafında oluşan ve şekillenen Komünalite toplumsallığında yaşamıştır.

Ilk büyük kaybedişide, kadının kaybedişiyle beraber toplumsallığını kaybedişinde yasar.

Yeniden büyük kazanması ise, kadının komünalitede, komünalitenin toplumsallıkta ve toplumsallığın yaşamda yeniden tarihsel kurucu özne olmasında mümkün olacaktır.

Sosyalizmin geleceği yeni bir devletin gölgesinde değil, devletin gölgesinden çıkan ve kendi yaşamını kendisi örgütleyen demokratik toplumdadır.

Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu