ForumGündem GuncelMakalePolitikaTarihToplum

Reel Sosyalizm,Ekim Devrimi Sürecinde Sovyetlerle Bolşevik Parti-Iktidari Arasndaki İkilem ve Mücadele de Şekilleniyor.

AYDIN YILMAZ. 

Reel Sosyalizm kavramı, sosyalizmin Sovyetler Birliği veya Doğu Bloku ülkelerinde pıratikteki uygulanma biçimini tanımlamak adına kullanılmıştır.  

Reel Sosyalizm veya devlet sosyalizmi pratik olarak Ekim Devrimi sürecinde, Sovyetler ile (konseyler, Komünler)  Lenin önderlikli Bolşevik Parti iktidarı arasında ikilem ve mücadelede şekilleniyor.. Bu şekillenmenin ideolojik kaynağı, Rus Sosyal Demokkrat İşçi Partisinin (RSDİP) 1903’te  gerçekleşen 2. Kongresinde yaşanan ayrışmada Lenin önderlikli Bolşevik gurubun savunduğu örgüt ve yönetim anlayışına uzanıyor. Bu gurup bu kongrede çoğunluğu oluşturuyor ve Rusçada çoğunluk anlamında Bolşevik isminide buradan alıyor.  Bu gurubun bu kongrede üzerinde kararlastigi anlayışta, Parti sınıfın çıkarlarının gerçek ve tek temsilcisi sayılıyor, parti iktidarı proletarya diktatörlüğüyle özdeşleştiriliyor ve Parti merkezi  bütün partinin iradesi olarak görülüyor. Böylece,daha en başında zincir tersine dönüyor. Parti başa alınıyor ve amaç haline haline getiriliyor. İşçi sınıfı ise,partinin sadece toplumsal dayanağı haline geliyor.

Bu durum daha o zaman Kongrenin en çok tartışılan gündemi olmuştur. Lenin ve Bolşevik gurubun söz konusu edilen merkeziyetci paradigmasi parti içerisinden ve dışından bir çok gurup ve çevrelerde ciddi kaygılar temelinde eleştirilere konu olmuştur. Bu eleştirilerde, böyle bir örgüt ve yöneti anlayışının şçi sınıfının ve emekçi toplumun siyasal özneleşmesini engelleyeceğini ve dolayısıyla toplum yerine partinin, parti yerine merkezin,  merkez yerine de tek bir önderin geçme tehlikesi bulunduğunu ısrarla dile getirmişlerdi. Aslında bu eleştiriler SSCB pratiğinde gerçekleşecek olan Reel Sosyalizmci sapmayı,dolayısıyla çöküşü ve bu çöküşün dünya halklarının umutlarında ve hayallerinde yaratacağı travmayı önceden haber veriyordu.

Sovyetler ( konsey veya komünler ) 1905 ve 1917 devrim süreçlerinde  her hangi bir parti ve  örgütün teorik tasarımı olmaksızın işçiler ve köylüler tarafından oluşturulan öz yönetim organları  olarak ortaya çıkıyordu. Sovyetler; 1905-1917 devrim süreçlerinde, devrime  yön vermek, iletişimi sağlamak, yerellerde gündelik yaşamı organize etmek ve ortak kararlar almak amacıyla işçilerin ve köylülerin doğrudan seçtikleri temsilciler tarafından oluşturuluyor.  İşçiler fabrikalardan, köylüler köylerden emekçi halk yığınları mahalelerden ve sokaklardan ve  savaş karşıtı askerler kışlalardan kendi temsilcilerini seçiyor, bu temsilciler kent düzeyindeki  sovyetlerde bir araya geliyorlar. Bu temsilciler sabit ,kalıcı ve dokunulmaz siyasetçiler olamıyorlar. Kendilerini seçenler tarafından denetlenebiliyor ve gerektiğinde geri çağrılabiliyorlar. Sovyet sistemi bu bakımdan hem parlamenter temsil demokrasiden hemde Bolşeviklerin merkeziyetçi yönetimimciliğinden farklı ve doğrudan katılımcı bir demokrasi biçimidir. Sovyet organlarına seçilen temsilciler kendisini seçen topluluğa doğrudan sorumlu ve bağlıydı. Bu sistemde temsilci ile temsil edilen arasındaki mesafe iç içelik kadar kısaydı. Yönetim, işçilerin köylülerin ve toplumun günlük faaliyetinin bir parçası haline geliyordu.

Sovyetler, pratikt olarak ilk 1905 devriminde kurulmuştur. Bu ilk kuruluş kısa süreli oluyor. Çünkü bu devrim bastırılıyor ve Çarlık sovyetlerin önemli yöneticilerini tutukluyor. Bu deneyim, Rus devrimci hareketine yeni bir siyasal biçim olarak Sovyet demokrasi sistemini de kazandırmış oluyor. Bununla işçiler yalnızca ekonomik taleplerde bulunan bir sınıf olmadıklarını, Kendi temsil organlarını kurabileceklerini, üretim alanlarından başlayarak kent çapında ortak kararlar alabileceklerini ve alternatif bir siyasal yönetim sistemi oluşturabileceklerini ortaya koymuşlardır. 1905 devrim sürecinde ortaya çıkan bu ilk Sovyetler, o günün koşullarında henüz tamamlanmamış olmakla birlikte, aşağıdan işleyen  yeni bir demokratik yönetim sisteminin nüveleriydi aynı zamanda.

Şubat 1917’de Çarlık devriliyor ve yerine liberal  sağ parti, Sosyalist Devrimci Parti ve Menşevikler tarafından geçici devrim hükümet kuruluyor. Bolşevikler ise bu geçici hükümette yer almadıkları gibi desteklemiyorlarda. Kısa bir süre sonra bu geçici hükümetin başkanlığına Sosyalist Devrimci Partili Aleksander Kerenksi geliyor.

Sovyetler ise, 1917 Şubat devrim süreciyle birlikte bu sefer daha geniş ölçekli olarak yeniden ortaya çıkıyor. İşçi ve köylü Sovyetlerine asker sovyetleri de ekleniyor  Bu durumda,bir tarafta geçici merkezi devrim hükümet sistemi, diğer tarafta işçi köylü ve asker vekillerinden oluşan demokratik Komünal sovyet sistemi. Bu durum  aynı zamanda ikili iktidar durumu olarakta tanımlanıyordu. Geçici ve yasal devrim Hükümeti, sadece hukuken devletin başında bulunuyordu. Fakat, fabrikalarda ve tarlalarda, köylerde ve şehirlerde, mahallelerde ve sokaklarda ve kışlalarda gerçek toplumsal ve yönetimsel güç olma durumu büyük ölçüde Sovyetlerdeydi.  Askerler, sovyetlerin onayı olmadan subayların emirlerine uymuyorlardı İşçiler fabrikalarda oluşturdukları komitelerle üretimi yönetiyorlar ve içerisinde bulundukları Sovyetlerin kararlarına ve yönetimine katılım gösteriyorlardı. Köylüler toprakların paylaşımına, üretimin organizesine, içinde bulundukları Sovyetlerin kararları doğrultusunda katılım gösteriyorlardı.

Lenin, Nisan 1917’de sürgünden Rusya’ya dönüyor ve bütün iktidar sovyetlere  çağrısı yapıyor. Bu çağrı mevcut geçici devrim Hükümetinin sona erdirilmesi ve bütün iktidarın Sovyetlere devredilmesi çağrısıydı. O sıralar Bolşevik gurup yerellerdeki sovyetlerin tamamında diğer örgütler ve guruplar karşısında deha henüz azınlıklardı. Savaşın sürmeye devam etmesi ve barış, İş ve toprak taleplerinin sosyalist Kerenski hükümeti tarafından karşılanmamasıyla beraber Lenin’in bütün iktidarın Sovyetlere savunusu etkili oluyor ve Bolşevikler Petrograd ve Moskova gibi kritik sovyetlerde çoğunluğu ele geçiriyorlar. 

Ekim 1917’de Bolşevikler, Sovyetlerle birlikte Sosyalist Kerenski başkanlığındaki geçici devrim hükümeti’ni deviriyor. Onun yerine Halk Kongreleri Konseyi hükümeti kuruluyor. Halk Kongreleri Konseyi Hükümeti teoride sovyetlere karşı sorumlu olmasına rağmen, pratikte kararlar Bolşevik Partisi’nin merkez komitesinde alınmaya başlanıyor.Böylece Sovyetlerin demokratik komünal katılımlımcı yönetim yapısından, Bolşeviklerin katı merkeziyetçi yönetim sistemine  geçiş adımlarıda hızlanmaya başlıyor. Bolşeviklerin dışındaki bütün diğer sol sosyalist gurup, çevre ve şahıslar sovyet organlarından tasfiye ediliyor. Bolşevik Komünist Partisinin kadro yapısı şekillenmekte olan yeni devletin iktidar bürokrasisi oluyor.

Aslında devrimin daha en başında bu iki güç,yani Sovyetler’le parti yapısı birbiriyle çelişmek zorunda değillerdi. Parti, sovyetlerin içinde çalışarak ve öneriler sunarak da ayrı  bir örgütsel yapı olabilirdi. Fakat,Bolşevik Parti ile sovyetler aynı toplumsal ve siyasal zeminde gelişmelerine rağmen aynı örgütlenme ve yönetimsel yapısallığa sahip değillerdi. Sovyet, işçi  ve emekçi toplulukların partili kimlik ve tercihlerinden bağımsız olarak katıldıkları, öz yönetimci  veya toplumsal kendi kendini yönetmeci demokratik komünal organlardı. Bolşevik Parti ise belli  bir programa, ideolojiye ve örgütsel disipline dayanan merkeziyetçi kadrolar örgütüydü.

Sovyetler, meşruiyetini katılımcı, toplumsal çoğulcu demokrasisinden alıyordu.  Parti ise meşruiyetini öncü parti  olma teorisine, dolayısıyla güncel ve tarihsel irade olma iddiasına dayandırıyordu. İki örgüt biçimi arasındaki gerilim tam da burada ortaya çıkıyordu. Devrim sonrasında giderek belirleyici hale gelen bu temel çelişkinin temel sorusu partimi sovyetlere bağlı olacaktı, yoksa sovyetlermi partiye bağlı hale gelecekti sorusuydu. Bu süreçte yaşanan İç savaşla birlikte parti yönetiminin  olağanüstü merkezi tedbirler almasıyla beraber sovyetlerin gücü önemli ölçüde zayıflatıldı. Bu süreçte  parti kendisini yalnızca emekçilerin öncüsü olarak değil, toplumunda  iradesi olarak görmeye başladı. Sovyetlerin meşruiyeti, parti çizgisini uyguladıkları ölçüde kabul edilmeye başlandı ve temsil ilişkisi tersine döndü. Parti sovyetlerin içindeki bir siyasal eğilim olmaktan çıktı ve sovyetler parti kararlarının topluma aktarıldığı organlara dönüştü. Sovyetler,(meclis-konsey ve komünler) devletin anayasal temel kurumları olma durumlarını sürdürüyorlardı. Ancak seçimlerde adayların belirlenmesi, kararların hazırlanması ve siyasal perspektifler parti tarafından gerçekleştiriliyordu.

1921 Kronstadt Sovyetçilerinin Ayaklanması, sovyet demokrasisi ile parti yönetimi arasındaki kopuşun en çarpıcı örneklerinden biridir. Kronstadt denizcileri 1917 Devrimi’nin en aktif destekçileri arasında yer almışlardı. 1921’de Bolşevik iktidara karşı ayaklandıklarında ise,Sovyetlerin yeniden özgürleştirilmesini, işçiler ve köylüler için daha geniş siyasal karar ve yönetimsel katılım hakları verilmesini ve merkeziyetçi  yönetim ve denetiminin sınırlandırılmasını talep ediyorlardı. Bolşevik iktidar yönetimi bu hareketi karşı devrimci bir tehdit olarak değerlendirdi ve askerî güçle bastırdı. Oysa Kronstadt isyancıları, aslında Bolşeviklerin yönetimine karşı değillerdi. Devrimin ilk dönemindeki gibi sovyet demokrasisinin yeniden kurulmasını taleb etmişlerdi.

Bu olayın ardından Lenin toplumsal tepkileri azaltmak amacıyla Savaş Komünizmi’nin terk edilmesini Yeni Ekonomi Politikaya (NEP) geçilmesini savunuyor. NEP’le  küçük ölçekli  kapitalizme doğru esneme yapılırken, siyasal alanda demokrasi dahada  daraltıliyor ve parti devlet iktidarı Dahada  güçlendiriliyor. Kronstadt meselesi yalnızca bir askerî isyan meselesi değildi. Devrimin kendi içinden çıkan güçlerin sovyet demokrasisi ile parti iktidarı arasındaki çatışmayı açığa çıkaran tarihsel bir kırılma noktasıydı  Bu olayla birlikte Lenin’in bütün iktidar sovyetlere sloganı ile parti yönetiminin yasal ve fiili iktidarcılığı arasındaki çelişki mesafeside açık biçimde görünür hale gelmişti.

Böylece proletarya diktatörlüğü, proletarya adına hareket eden partinin topluma karşı bürokratik egemenliğine dönüşmüştü. Fakat Sovyetler Birliği adı korundu ve devlet kurumlarının resmî temeli sovyetler olarak gösterilmeye devam edildi. Oysa sovyetler, doğrudan toplumsal mücadele içinde doğmuştu.

İşyerleri, yerel yerleşim alanları üzerinden örgütlenmişti.

Farklı siyasal görüşler bir arada bulunabiliyordu.

Kararlar açık tartışmalarla alınıyordu.

 Parti-devlet sisteminde ise Sovyetler yukarıdan yönetlen idari yapılar haline geldi. Bağımsız siyasal karar üretme yeteneğini kaybetti. Parti kararlarını onaylayan  kurumlara dönüştü. Siyasal çoğulculuktan arındırıldı.Bürokratik mekanizmanın pasif parçaları haline geldi. Dolayısıyla sovyet Sovyet Demokrasisi büyük ölçüde kayboldu. 

Aslında, parti öncülüklü Proletarya diktatörlüğü kavramı Lenin tarafından ortaya atılmamıştı. Marx, kapitalist toplum ile komünist toplum arasında devrimci bir geçiş dönemi bulunacağını ve bu dönemin siyasal biçiminin proletaryanın devrimci diktatörlüğü olacağını Lenin’den önce savunmuştu. Ancak Marx’ın ve Engels’in proletarya diktatörlüğünden  anladığı ile, Ekim Devrimi sürecinde ve SSCB’de uygulanan parti-devleti uygulaması arasında önemli bir fark vardır.  Marx ve Engels açısından bu kavram, esas olarak bir kişinin veya partinin diktatörlüğünü değil, emekçi çoğunluğun egemen sınıf haline gelmesini ifade ediyordu. Engels, Paris Komünü’nü proletarya diktatörlüğünün somut örneği olarak göstermişti. Paris Komünü ise yöneticilerin seçimle belirlenmesine, geri çağrılabilmesine, ayrıcalıklıkların ve bürokrasinin sınırlandırılmasına ve siyasal yönetmenin aşağıdan kurulmasına dayanıyordu. 

Lenin de 1917’de yazdığı Devlet ve Devrim adlı eserinde proletarya diktatörlüğünü eski bürokratik devlet aygıtının parçalanması, işçilerin doğrudan yönetimi ve devletin zamanla sönümlenmesi olarak savunuyordu. Ona göre proletarya, siyasal iktidarı ele geçirecek; üretim araçlarını toplumsallaştıracak ve sınıfların ortadan kalkmasıyla birlikte devlet de gereksiz hale gelecekti.  Burada teorik düzeyde hedef, devleti büyütmek değil, devletin sönümlenmesi ve emekçiler demokrasisi yaratmaktı.  Fakat mimarının Lenin olduğu öncü  partili  sosyslizm inşa modeli gereği, pratikte bunun tersi gerçekleşti: Devlet giderek güçlendi, siyasal toplum zayıfladı ve işçi sınıfı karar süreçlerinin dışına itildi.

Burada önemli parantez nokta ise, Lenin’in, geçici devlet ve öncü parti fikri sosyalizm ve özgür toplum adına esasta stratejik bir hataydı. Çünkü devlet bir kez kuruldu mu yeniden hep sadece kendini üretir. Öncü Parti sistemi ise kaçınılmaz olarak bürokratik iktidar hiyerarşisi yaratır. Sonuç olarak Rusya’da; teoride sovyet sistemi pratikte devlet iktidarı ,teoride Proletarya diktatörlüğü pratikte iktidar bürokrasisi olmuştur. Parti ile devleti iç içe geçmiş ve aynılaşmıştır.Karar alma süreçleri tamamen merkezîleşmtir.

Bu yapısal sorunlu sistemin  önderi Lenin bile, yaşamının son yıllarında 1922 Aralık ve 1923 Ocak tarihleri arasında gerçekleştirilen parti kongresine sunduğu vasiyetname adlı mektubunda, SSCB’de iktidarcı bürokratik merkezileşmenin, devrimi ve toplumu tehdit ettiğini, işçilerin ve emekçi halkın Sovyetler’de yer alarak Sovyetler’i güçlendirmesi gerektiği uyarısında bulunmuş,işçileri ve köylüleri  Sovyet organlarını güçlendirerek devrimi savunmaya çağırmıştır. Lenin, aynı kongreye sunduğu aynı mektubunda, Stalin ve müttefiklerinin diğer Sovyet Cumhuriyet halklarına karşı Rus şovenliği yaptıklarını ve yerel halkların özgürlüğünün ve demokratik haklarının,  merkezîleşme adına çiğnendiğini ve bununda o halklarda milliyetçi eğilimleri güçlendirerek Sovyetler Birliği’nin demokratik ve  birleştirici ideolojisine zarar vereceği uyarısında da bulunmuştur.  Lenin aynı sunumda, Stalin’in Karekteristik olarak iktidarcılığa güçlü eğilimli birisi olduğunu ve elinde bulundurduğu devesa bir gücü doğru kullanamayacağından dolayı, parti genel sekreterliğine onun yerine başka birinin getirilmesi gerektiğini de öneriyor.Ancak Lenin’in bu önerileri Stalin ve Troçki gibi yöneticiler tarafından dikkate alınıp kongreye bile sunulmuyor.

 Lenin sağlıklıyken ve devrimi yönetirken de Rusya içinden ve dışından bir çok sosyalist kişi ve çevrelerler, Sovyetlerde güçlendirilerek ısrar edilmesini sürekli olarak Lenin’e önermişlerdir.Ancak Lenin tarafından da sovyet sisteminin değil, proletarya diktatörlüğü adıyla öncü parti iktidarının güçlendirilmesi savunulmuştu. 

Sonuç olarak  bütün İktidar Sovyetlere” sloganı ile iktidara gelen parti, İktidarı alındıktan sonra , Sovyetler’i, partinin kararlarını halka ileten birer iletim bandı haline dönüştürüyor.  Dahada vahimi,,SSCB’deki çözülmeyle beraber aynı parti, aynı devlet yönetici ve bürokrasinin, reel sosyalizm veya devlet kapitalizmi sonrası, özel Kapitalizmci Rusya’nın da yönetimi ve bürokrasisi olmaya devam etmiştir. Buda iktidarcı yozlaşmanın, varabileceği korkunç ihanet, boyutunu, yani sadece ve sadece kendini amaç yapmış olma yozlaşmasını göstermiş olmasıdır.  Burada, sözde sosyslizm adına var olan parti-devlet bürokrasisinin, özel kapitalizmci Rusya’da da yönetim olarak kalmaya devam edebilmesi bile tek başına, çözülenin sosyalizm değil, reel sosyalizm olarak adlandırılan bürokratik kapitalizm olduğunu çok açık etmeye yetmektedir

Reel sosyalist sistemin iktidarcı yozlaşma hikayesi üzerine SSCB’de büyük bir literatür vardır. Bunlardan ikisi Mihail Bulgakov’un efsane Usta ve Margarita ve George Orwell’in Hayvan Çiftliği romanlarıdır. Her ikiside Sovyetler Birliğin’de yasaklıdır ve yazarlarının ölümünden çok sonraları, sistemin çökme sürecinde yayınlanabilmiştir. Bunlardan, MİHAİL  BULGAKOV’un Usta ve Margarita adlı romanını, Gorbaçov döneminde basından ve KGB raporlarından yapılan genel yozlaşma ifşaatlarıyla beraber,  okuyan herkeste, adam zamanında tam olarak bizi yazmış hissi yaratmıştı. 

930’ların Moskova’sında geçen romanda gizemli bir yabancı şehre gelir ve toplumundaki ikiyüzlülüğü, korkaklığı ve ahlaki çürümeyi ortaya çıkaran olaylar zincirini başlatır. Para mevki ve çıkar karşısında küçük düşen bürokratların, sözde aydınların ve yöneticilerin maskelerinin düştüğü bu hikayede,halka açık alanlarda her gün burjuva ahlaksızlığına karşı mücadele konuşmaları yapan  parti ve devlet yöneticilerinin, halka kapalı mekanlardaki çarpık sefil ve kontrolsüz yaşamları konu edinilir  Bu hikayedeki Griboyedov Lokantası, Moskova’da edebiyatla uğraşanların ve elit  devletlilerin (Nomenklaturanın) toplandığı seçkin bir mekândır. Ancak burası gerçek anlamda bir lokanta değil, resmî yazarlar birliğinin MASSOLIT adlı halka kapalı kulübüdür. Yalnızca “doğru” yazanlar, yani sistemle uyumlu olan yazarlar, eskort kadınlar ve iktidar hiyarerşisinin elitleri  içeri alınır. Masalar bolluk içindedir ve sürekli olarak çeşitli yemekler ve içkilerle doludur. Dışarıda, ise o günün koşullarında sıraya girerek, karneyle günlük ihtiyaçlarını çok kısıtlı karşılayabilen insanların dünyası vardır. Bu iki dünya arasında görünmez ama kalın bir duvar vardır. Hem içeridekiler, hemde dışarıdakiler ise bu farkı hiç yadırgamaz ve doğal bir durummuş gibi yaşarlar. SSCB’deki genel yozlaşmanın, sistemin çöküş sürecindeki ifşaatları üzerine toplumda oluşan duyguyu, bir işçi Moskova’daki bir toplantıda, şöyle ifade eder: Evet, karar mekanizmalarından uzaklaştırılmıştık ve yoksulduk. Buna alışmıştık. Ancak meğer biz ve onlar ne kadar çok farklı bir dünyada yaşıyormuşuz. Bu kadarını bilseydik, bu kadar sabr edermiydik?

GEORGE ORWELL ’in de ironik bir dille ve hiciv yolluyla yazdığı bir eseri olan “Hayvan Çiftliği,” özellikle Stalin döneminde, öncü parti ve merkezi iktidar gücünün, totaliter baskı yoluyla demokratik toplumsallığı ve özgür bireyselliği nasıl yok edişini ve manipülasyon yoluyla nasıl yozlaştırıcılığını ironik bir anlatınla  hicivleştirir. SSCB’de reel sosyalizm örneğinde olduğu gib,  mutlak iktidar gücünün devrim ve sosyalizm ideallerini bile nasıl saptırdığını mesajlaştırır. Romanındaki figürler, gücü elinde tutmak için  şiddet ve korku uygulayan iktidarı ve her şeyi anlayan ama hiçbir şeyi değiştirmeye yeltenmeyen ve devrimi entellektüel savunmasız bırakan, iktidarla uyumlu aydınları ve ezberletilen sloganlarla manipüle edilerek tartışması ve sorgulaması  engellenen halk yığınlarını simgelemektedir. Romandaki, bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir” ironisi üzerinden, sınıfsız toplum idealinden yola çıkılan SSCB’’de, yeni bir imtiyazlı sınıfın (nomenklatura) oluşması, Lord Acton’ın, Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır idasının, izdüşümü olarak vurgulanır. Bu roman sadece bir hikaye olarak değil; merkezi iktidarcı sistemlere karşı, tarihsel bir belge, tarihsel sosyolojik bir gözlem ve uyarı olarak ele alınmalıdır  

Sonuç olarak Reel Sosyalizmci deneyiminin temel dersi şudur:

Toplumsal kurtuluş, toplumun kendisi adına  yönetilmesinde değil, toplumun kendi kendisini yönetebildiği demokratik komünal kurumları süreklilik halinde güçlendirmekle mümkündür. Emekçiler sınıfı ve halk, karar verme yetkisini öncü iddasında olan bir partiye veya bürokratik devrimci seçkinler grubuna devrettiği anda,demokratik öz yönetim iradesini kaybeder. Çünkü, iktidar doğası gereği  her devrimi  yozlaştırır ve her devrimciyi de mutlaka bir gün eline kamçıyı alan bir Tlran’a dönüştürür. 

İktidar Yozlaştırır ve Yozlaşır Mutlak İktidar Mutlaka Yozlaşır ve yozlaştırır. Lord Acton. 

Devlet Sosyalizmi Başarısızlığa götürür.,Demokratik Komünal Toplum Sosyalizmi Başarıya. Abdullah Öcalan

Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu