Dersim tertelesi’nin üzerinden 89 yıl geçti.

Dersim tertelesi’nin üzerinden 89 yıl geçti.
Yüzleşmek tarihsel ve demokratik bir sorumluluktur.
Dersim Tertelesi sadece Kürt Alevilere karşı büyük bir devlet katliamı olarak yaşanmış tarihsel bir olayı değil, bugünün demokratik toplumsal barışını doğrudan ilgilendiren bir hafıza meselesidir.
Devletin işlemiş olduğu, dolayısıyla hem hesabını vermesi, hemde yüzleşmesi gereken tarihsel bir insanlık suçudur.
1937-38 yıllarında Türk devlet ordusu tarafından Dersim’e yok etme amaçlı büyük bir askerî harekât düzenlenmiştir.
Binlerce insan öldürülmüştür.
On binlercesi sürgün edilmiştir.
Dersim’de büyük bir yıkım yaşanmıştır.
Ve geçen 89 yıla karşın katliama dair devlet arşivleri hala paylaşılmamıştır.
İdam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklanmamıştır.
Dersim’de yaşanan katliam, Osmanlı’da başlayarak Cumhuriyetle devam ettirilen etnik ve dinsel tekçi rejimin soykırım politikalarının ermenilerden sonra kürtlere ve Kürt Alevilere karşı da devam ettirilerek uygulanmasıdır. Çünkü Dersim’e benzeri görülmemiş bu kanlı operasyon kararının en üst düzey devlet iradesiyle alındığı devlet arşivlerinden bilinmektedir.

Kararın altında devletin zirvesi vardır.
Kararın altında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün imzası başta olmak üzere, Başbakan İsmet İnönü ve ilgili bakanların imzaları bulunmaktadır.
Dolayısıyla bu sürecin yalnızca bazı hükümet üyelerine yüklenmesi, tarihsel gerçeklikle tam olarak örtüşmemektedir.
Devlet arşivlerindeki belgeler, sürecin en üst düzeyde devlet tarafından takip edildiğini göstermektedir.
M. Kemal’in iradesi dışında hiçbir kararın alındığı görülmemiştir.
Kamuoyunda zaman zaman dile getirilen, Mustafa Kemal hastaydı, olaylardan habersizdi; bütün sorumluluk Celal Bayar ve çevresine aittir şeklindeki yorumlar, çarpıtmalı değerlendirmelerdir.
Ayrıca 1 Kasım 1938 tarihinde Dersim’de yürütülen operasyonlara ilişkin, M. Kemal’in Meclise tebrik mesajı gönderdiğine dair belgelerin ortaya çıktığı da bilinmektedir.
Kısacası o dönemde M. Kemal’in iradesi dışında hiçbir kararın alındığı görülmemiştir.
Burada doğrudan Kürt ve Alevi kimliği hedef alındı.
Resmî söylemdeki “isyan” iddialarının aksine, harekatın temelinde Dersim’in Kürt kimliği, Alevi/Kızılbaş inancı ve özerk yapısının hedef alındığı gerçeği vardır.
Bütün yaşananlar homojen bir ulus yaratma politikalarının insanlık dışı ve düşmanca bir tezahürüdür.
Resmî söylemde harekâtın gerekçesi olarak vergi vermeme’, askere gitmeme, isyan ve dolayısıyla devlet otoritesinin kurulamaması’ gibi nedenler ileri sürülmüştür.
Ancak çok sayıda araştırmacı, tarihçi ve tanıklık kaynağına göre meselenin temelinde yalnızca güvenlik sorunu değil, Dersim toplumunun Kürt kimliği, Alevi/Kızılbaş inancı ve özerk toplumsal yapısının yer aldığı gerçekliği vardır.
Bu yönüyle Dersim harekâtı, Cumhuriyet’in homojen ulus yaratma politikalarının acımasızca uygulanması olarak görülmelidir.
Çünkü tertele sırasında uygulanan yöntemler sıradan bir asayiş operasyonunun çok çok ötesine geçmiştir.
Dersim 1937-1938 harekâtı, dönemin Cumhuriyet yönetiminin aldığı siyasî kararla ve devletin tüm askerî imkânları kullanılarak uygulanmıştır.
Operasyon, yalnızca belirli bir askerî birlik tarafından değil, kara kuvvetleri, hava unsurları, jandarma teşkilatı ve idarî mekanizmaların eşgüdümüyle yürütülmüştür.
Sivil halkın hedef alındığı,köylerin boşaltıldığı, zorla göçlerin yaşandığı ve kitlesel katliamların meydana geldiği tartışma götürmeyen gerçeklerdir.
Ayrıca dönemin yetkililerinden İhsan Sabri Çağlayangil’in itiraf niteliğindeki açıklamalarıda çok iyi bilinmektedir.
Dersim Katliamına ilişkin sözlü tarih anlatıları, hayatta kalan tanıkların beyanları ve dönemin bazı askerî personelinin aktarımlarıda yeterince mevcuttur.
İnsanların toplu halde öldürüldüğü, bazı bölgelerde yakılarak imha edildiği, kitlesel olarak makineli tüfeklerle tarandığı ve uçurumlardan atıldığı bilinmeyenler değildir.

Ayrıca son yıllarda gündeme gelen bazı belge ve tanıklıklarda, harekât sırasında kimyasal veya zehirli gaz kullanıldığıda ortaya çıkmıştır.
Bu husus tarihçiler arasında hâlen tartışmalı olmakla birlikte, Dersim hafızasında derin iz bırakan anlatılar arasında yer almaktadır.
O dönem bölgede sorumluluk üstlenen, önemli yetkililerinden olan İ.Sabri Çağlayangil’in dedikleri ise şöyledir: Ordu zehirli gaz kullandı.
Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu ve Dersim davası bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi.
Bu ifadeler aynı zaman devletin itirafıdır.
Başka da söz söylemenin, ispat için belge-bulgu aramanın gereği yoktur.
Bu itiraflar tanıkların Munzur ve Harçik çaylarının cesetlerle dolduğu ve sularının kan rengine büründüğü anlatımlarının abartı olmadığınıda göstermektedir.
Travmaları onlarca yıldır kuşaktan kuşağa aktarılan bu tertele ile yüzleşme Türkiye’de gerçek bir demokratikleşme için kaçınılmazdır.
Bugün Dersim meselesi, yalnızca tarihî bir tartışma değil; aynı zamanda hafıza, adalet ve yüzleşme meselesi olarak da değerlendirilmelidir.
Tıpkı dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan benzeri ağır insan hakları ihlallerinde olduğu gibi.
Geçmişte yaşanan bu ve diğer kitlesel travmalarla yüzleşmek, yalnızca mağdurlar açısından değil; demokratik toplum düzeni açısından da önem taşımaktadır.
Toplumsal barışın güçlenebilmesi için, devletin geçmişteki ağır uygulamalarla dürüst biçimde hesaplaşması, mağduriyetleri tanıması ve hukukî adımlar atması evrensel bir ilkedir




