İRAN REJİMİ ÇÖKERKEN ORTADOĞU VE KÜRTLER
İran’a karşı başlatılmış olan bu saldırıların, rejimin çökmesi sonucunuda beraberinde getireceğinden artık şüphe yoktur. Zaman olarak an meselesidir artık. Dolayısıyla Kürtler açısından da artık bu müdahalenin olası bölgesel etkilerini konuşmanın, öngörmenin ve pratik- politik tedbirlerini almanın zamanıdır. Çünkü bu müdahalede, İran rejiminin direnişinin ne kadar olacağı ve ne kadar süreceği ve kimlerin bu süreçten ne kazanarak ve ne kaybederek çıkacağı sonucu özellikle Kürtler için çok önemli olacaktır .
Bu rejim çöktüğünde, başta Kürtlerle ilgili mevcut Ortadoğu statükosunun ana kolonu olan bir rejim çökmüş olacak.
Bu kolon, Ortadoğu’da Türkiye’nin manevra alanını, Şii jeopolitiğinin sürekliliğini, Siyasal İslam’ın her iki ana damarını aynı anda koruyan bir kolondur. Bunlarla beraber, kendi hegemon iktidarcı rejimi adına, uluslar arası hegemon güç merkezlerinin de bölgeye sürekli müdahale etmesine gerekçe üreten bir rejimdir. İran’daki bu rejim düştüğünde, demokratikleşme adımları atmadığı sürece, Türkiye’de içeriden ve dışarıdan büyük bir basınçla karşı karşıya kalacaktır. Doğaldırki, bu rejimin düşmesiyle oluşacak yeni Ortadoğu dengelerinde Kürtler güçlenecektir.. Güçlenen Kürtler ise, Ortadoğu’nun mevcut anti demokratik dengeleriyle birlikte hem İran eksenli hem de Sünni eksenli siyasal İslam bloklarını da geriletecektir. Bu koşullar içerisinde Kürtler, özgürlük ve demokrasi gücü olarak, İran’da, ABD’nin geliştireceği yeni anti demokratik inisiyatiflere karşı, demokratik denge konumunda olacaklardır. Dolayısıyla yeni dengeler üzerinde bütün Ortadoğu’da hak ettikleri yeri alabilme imkanlarına daha çok sahip olacaklar.
Muhtemeldirki, İran sonrası bölge denklemi, kaçınılmaz olarak kürtler ve demokratikleşme adına, Suriye’de yeniden bir yapılanmayı gündeme getirecektir. Kürtler, Suriye’de Dürzileri, Alevileri ve HTŞ’den rahatsız olan Sünni Arapları demokratik zeminde buluşturabilecek tek siyasal ve toplumsal bir aktör haline de gelecektir.
Bu ise Önder Apo tarafından geliştirilmiş olan Demokratik Toplumcu paradigmaya dayalı politik hatta, Kürtlerin ne kadar güçlü duracaklarına ve geliştirecekleri pratik irade göstereceklerine bağlı olacaktır. Böylece, Kürtlerin, dolayısıyla Demokratik Toplum Paradigmasının, Ortadoğu’nun tarihsel gerçekliğine güncel karşılık olma zeminide güçlenmiş olacaktır. Ortadoğu genelinde demokratik stratejik hat güçlenecek ve bu hatta, halklar arası güçlü demokratik ittifaklar gelişecektir. Bu durumda küresel hegemonik güçlerin bölge güçleriyle birlikte amaçladıkları anti demokratik ve yeni statükocu ittifak ilişkileride, aynı zamanda halklardan yana dengelenmiş olacaktır.
İran’a yapılan bu müdehale,sadece artık yıkılacağı kesinleşmiş olan rejimin tasfiyesini değil, büyük ölçüde İran kaynaklı olan beş yüzyıllık Ortadoğu statükosunun da tasfiyesi sonucunu doğuracaktır. Çünkü, bu statüko yalnızca 1. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ve Fransa’nın Sykes–Picot antlaşmasıyla,devamında ise ikinci dünya savaşı sorasın ABD öncülüklü geliştirilen Sovyet karşıtlığı politikalarında şekillenmemiştir. Temeli, Osmanlı ve Safaviler arasında gerçekleşen 1639 tarihli Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla atılmıştır. Bu anlaşma, bu günkü Ortadoğu jeopolitiğinini, belirleyen ve belirleyemede devam edecek olan bir mutabakat olmuştur.
Kürtlerde, bu mutabakatla kurulan hat üzerindeki dengelerde, öznesiz ve iradesiz bir konuma hapsedilmiştir.
1. Dünya Savaşı, bu düzenin Osmanlı ayağını zayıflatmakla beraber İran eksenli ayağı üzerinde mevcut statükoyu tahkim etmiştir. Bugün böyle büyük çaplı bir İran müdahale ise, 1. Dünya savaşı sonrasında kurulmuş olan Sykes–Picot Ortadoğu düzeniyle beraber, bu Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla kurulu denge düzeninin çökme sonucunuda getirecektir.
Bu savaşın bu gün yaşanması ise, aynı zamanda, Rusya -Çin-İran hattıyla, ABD-İsrail-Avrupa hattında gelişen Küresel savaşın, Ortadoğu zemininde diplomasiyle ertelenemeyen bir noktaya gelmiş olmasıyla alakalıdır.
ABD için İran, Çin’in Ortadoğu’ya sızmasının, ve Rusya’nın güney kuşağını koruma çabasının ve Avrupa’nın enerji ve güvenlik denklemindeki kırılganlığının aynı anda kesiştiği bir kör düğümdür. Bu nedenle İran meselesi diplomasiyle ve ikili pazarlıklarla çözülemez bir düğüm noktasıdır. ABD ve batılı müttefikleri açısından, nükleer müzakereler, yaptırımlar, arka kapı diplomasisi İran’a, dolayısıyla doğu blokuna yalnızca zaman kazandırmaktadır. Bundan dolayıda bu güçler gelinen aşamada vekaletsiz olarak sahaya inmek zorundadır artık.
Zaten bu güne kadar Çin, Rusya ve Türkiye’nin İran’ı korumaya dönük hamleleri, ABD’nin İran’a karşı doğrudan sahaya inişini geciktirmişti. Şimdi ise, Ocak ayında İran’da başlayan halk eylemliliği ile birlikte, Suriye’de de bir plan dahilinde Rojava’da karşı operasyonun da başladığını gördük. Suriye ve Rojava arasında meydana gelen bu gelişmeler bir süreliğine bu gündemi değiştirmiş ve İran’daki direnişi ikinci plana itmiş olmakla beraber, ABD’nin yapmakta olduğu askeri yığınağa bakılacak olursa, Rojava’ya yönelik saldırılarla başlayan süreçte, İran’a yapılacak müdahaleyi uzun vadeli olarak ertelememiş görünüyor.
Türkiye için, Rojava’nın geriletilmesiyle İran savaşı açılırken Rojava’nın destabilize edilmesi ve Kürtlerin sahadan düşmesi amaçlanmaktadır. Bununla bir bakıma bölgesel manevra alanının daraltılması da amaçlanmaktadır.
Bu süreçte, İran ile ABD arasında masada çözüm peşinde koşturan Türkiye ve Suriye’nin, İran Müdahalesinde ABD’nin yanında yardımcı rol almasını beklemek,bir kafa karışıklığından başka şey değildir.
Türkiye’nin ve HTŞ’nin pratikte yapacağı şey, İran’ın düşmesini stratejik olarak zorlaştırarak, halklara, özelliklede Kürtlere alan bırakmamak adına, mümkün olduğunca İran’daki anti demokratik statükocu rejimin, değişmemesidir.
Dolayısıyla bu noktada Kürtler açısından doğru olan, Türkiye, HTŞ, İran ve ilişkili tüm yapıları; aynı stratejik başlık altında okumalarıdır. Çünkü bunlar, Kürtlerin statüsüzlüğü üzerinde kurulu iktidarlarını koruma adına, Ortadoğu’da her türlü yeni yapılanma girişimlerini maliyetlendiren ortaklardır. Bundandır ki, NATO üyesi ve ABD müttefiki Türkiye, bu güne kadar, Ortadoğu’nun demokratik değişimine ilişkin hiç bir politikası olmayan Doğu Bloku’nun davranış kodlarıyla hareket etmiştir. Bugünde, Rus Çin blokuyla beraber ve aynı gerekçeyle, İran rejiminin düşmesine karşı örtülü bir direnç göstermeye devam edeceğine dair bir şüphe de yoktur.
Çünkü İran’ın düşmesi, Ortadoğu’da manevra alanı daralan ve bir 20. yüz yıl parantezi olan Türk devlet rejiminide çöküşe sürekleme tehlikesine sahiptir. Dolayısıyla Türkiye, İran’a karşı değil; İran’ın düşmesine karşı konumlanmaktadır. Bu ayrım özellikle Kürtler tarafından doğru olarak okunmalı ve öngörülmelidir.
Batı, Ortadoğu’da kurmuş olduğu eski 20. yüz yıl hegemon düzenini tasfiye etmeye ve yerine 21. yüz yıl hegemonya alternatifini inşa etmeye karar vermiştir. İran rejiminden kaynaklı savaşları ve krizleri bitirmeyi, dolayısıyla Çin ve Rusya blokunun önünü kesmeyi amaçlayan batı için Kürtler, Rojava’da olduğu gibi buradada kaçınılmaz ve zorunlu bir müttefik olarak öne çıkabilirler. Doğu Bloku refleksiyle hareket eden İran- Türkiye–HTŞ ve Irak merkezi ise, bügüne kadar olduğu gibi, Kürt dengesini boğmaya çalışacaklardır. Burada, Türkiye, İran, HTŞ ve Bağdat yönetimini birleştiren şey ideolojik ortaklıkları değil; Özellikle Kürt karşıtlığı üzerinde statükoculuktaki ortaklıklarıdır. Hepsi, 20. yüzyıldan kalma, merkeziyetçi, güvenlikçi ve krizle beslenen ulus devlet aklının ürünüdürler. Dolayısıyla bu aktörler için esas tehdit, Batı’nın getireceği yeni bir Ortadoğu modeli değil, Kürt Özgürlükçülüğü, dolayısıyla Kürt Halk Önderi Öcalan tarafından geliştirilen demokratik sistem modelinin gerçekleşme ihtimalidir.
Bu yüzden Türkiye Kürt alanlarını istikrarsızlaştırmakta, İran ise Kürtleri sürekli olarak baskılamaktadır. Ayrıca Kürtlerin hedefleri ile Batının Ortadoğu programını çatışmaya zorlayarak gelişen ve gelişmesi muhtemel olan ilişkileri provoke etmeye çalışmaktadır. Haşd-i Şabi pusuda bekletilirken, HTŞ’ de, Kürtlerle ilgili her alanı krizleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu güçler bütün bunları Kürt karşıtlığı temelinde statükoculuk stratejilerinde birbirleriyle bağlantılı ortak yürütmektedirler.
Dolayısıyla Kürtler de, İran’a yönelik saldırıların başladığı bu günlerde erken hedef olmama stratejisi ile rasyonel politikalara dayalı pozisyon almak durumundadırlar. Çünkü kürtlerin tarihsel tecrübesidir ki, Ortadoğu’da büyük fırtına öncesi ayakta kalmanın yolu, rüzgârın tam ortasında bayrak sallamak değil, stratejik davranarak kökleri derine salmaktır.
Dolayısıyla bugün Abd- İran gerilimi sıcak savaşa dönüşmüşken, Rojava ve Başur için doğru olan, yüksek perdeden siyasi hamaset söylemleri üretmemek ve sahada hesapsız askerî hamleler yapmamaktır. Bundandırki, Rojava bugün ben buradayım ama bu kavganın tarafı değilim mesajını vermektedir. Burada Kürtler için amaç, doğrudan tarafı olmadıkları bir savaşta güç gösterisi yapmak değil; meşruiyet alanını korumak olmalıdır.
Bu gün Kürdistan’ın bütün parçalarında, Kürtler arasında kurulan bu yönlü ortak denge, aynı zamanda Kürt siyasal aklının son yıllarda ulaştığı en rasyonel noktadır.
Bu aynı zamanda konjonktürel olarak zaman kazanma ve oluşacak dengeleri iyi okuma stratejisidir. Çünkü, Ortadoğu’da günü birlik olarak değişim gösteren konjonktürel denklemlerde zaman kazanan, çoğu zaman da kazanan olmaktadır. Dolayısıyla bugün Rojava’ ve Kuzey Doğu Suriye’de HTŞ ile yapılan geçici antlaşmada, bu çerçevede değerlendirilmesi gereken ve tamamen askeri olan, konjonktürel bir ara çözümdür. Bu aynı zamanda, Ortadoğu’da muhtemel olan daha büyük ve konjonktürel dosyalar açılmadan önce, kendini koruma altına alma temelli zaman kazanma stratejisi olarakta değerlendirilebilinir.
Çünkü ABD’nin Ortadoğu’da bugün doğrudan sahaya inmesi yalnızca askeri bir hamle değil, derinlikli ve kapsamlı bir stratejik düzey değişikliğidir. Bu durum, ABD’nin artık yerel işbirlikçi ortaklar sahayı kontrol etsin ve yönetsin evresini kapattığını ve dengeyi doğrudan kuran aktör olma konumuna geçmekte olduğunu da ilan etmektedir.
Dolayısıyla, ABD’nin sahaya böyle inmesi, sadece askeri varlık artırımı gibi dar bir çerçevede değerlendirilmemelidir. ABD artık Ortadoğu sahasında oluşan dinamikleri ve ortaya çıkan sonuçları yönlendiren değil, sahadaki dengeleri doğrudan belirleyen güç olma yolunu tercih etmiş görünmektedir. Ortadoğu’da, bütün sahayı ve bütün rejimleri değiştirebilecek ve kontrol edebilecek güç kapasitesiyim mesajını da vermektedir.
Bu çerçevede sadece Iran değil artık hiç bir devlet rejimi dokunulmaz olan alanlar değildir İran’ın coğrafyadaki ne vekil ağları ne savunma eksenleri, ne de siyasi kalkanları koruma sağlayabilecek durumdan çıkmışlardır artık. Dolayısıyla bu klasik bir işgal tehdidi de değildir. Daha kapsamlı ve çökertici bir stratejidir. Ortadoğu,da, İran ve benzeri güç dengelerini kalıcı biçimde ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.
Zaten bugün göründüğü kadarıyla hiçbir Ortadoğu aktörü, denge dışarıda kuruluyor varsayımıyla hareket de etmiyor. Çünkü denge, doğrudan bütün sahada ve doğrudan ABD’nin müdahalesiyle kurulmaktadır.
Bu nedenle İran savaşı, eski Ortadoğu’nun son cenaze töreni de olabilir. Bu törende ilk gömülecek olan İran rejimi ise, Kürtler açısından yalnızca bir devlet rejimi değil, yüz yıllardır Kürdistan’ı işgal eden ve kürtlerin statüsüzlüğü üzerinde kurulu olan mevcut Ortadoğu statükosunu tarihsel olarak ayakta tutan siyasal bir mimaridir. Bunun yanısıra gömülecek olan Ortadoğu’nun, tarihsel, kültürel ve sosyolojik gerçekliğinde karşılık bulamamış olan kapitalist modernitenin ulus devletçilik düzenidir.
Doğaldır ki ABD ve batılı kapitalist merkezlerde geliştirilen yeni dizayn projeleride, Ortadoğu zemininde karşılık bulamayacak ve başarılı olamayacaktır.
Şimdi Ortadoğu’da hangi hangi bloğun ne keder kazanacağına ya da ne kadar kaybedeceğine ABD- İran savaşının sonucu karar verecektir. ABD ve İsrail, İran savaşında kazanarak küresel savaşın Ortadoğu cephesini kazanmak istemektedir. Bu istek, yalnızca İran’la sınırlı değildir.
Şimdi asıl hedef, İran rejimi ve İran üzerinden Rusya ve Çin’in Ortadoğu’da önünün kesilmesidir. İran’dan sonra sıranın, katı ulus devletçi dirençle, batı blokuna karşı, doğu blokunun davranış kodlarıyla hareket eden Türkiye’ye geleceği ise ihtimal dışı değildir.
İran’ın direnci, bu eksenin Ortadoğu’da en sert, en ideolojik ve en dayanıklı halkasıdır.
Bu nedenle ABD ve İran savaşı, iki blok arasında küresel hegemonya savaşının bir bakıma kilit cephesi olacaktır.
Bu evrede ve özellikle de Ortadoğu sürecinde tarafsız kalabilme alanları da daha çok daralmış olacaktır. Ve bu süreçte özellikle Kürtler, sahada oluşacak olan muhtemel yeni dengeleri, zamanında doğru öngörebildikleri ve okuyabildikleri, dolayısıyla kazanma amaçlı rasyonel politik pozisyonlar alabildikleri oranda ayakta kalabilecek ve kazanabileceklerdir



