Abdullah Öcalan’ın fikirleri Marksizm’in gölgeli koridorlarına tutulmuş bir fenerdir

Abdullah Öcalan’ın paradigmasını “şiirsel bir kırılma” olarak niteleyen akademisyen Peter McLaren, “Öcalan’ın görüşleri, Marksizm’in gölgeli koridorlarına tutulan bir fener gibidir” dedi.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın “demokratik sosyalizm”, “demokratik ulus”, “kadın özgürlükçü ekolojik yaşam”, “demokratik konfederalizm”, “ahlaki politik toplum” kavramları ekseninde şekillendirdiği sosyalist paradigması, dünya sosyalistleri için hem ayna hem de bir “sınama” işlevi görüyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın şekillendirdiği sosyalizm ve Kürt sorununun çözüm arayışı, birbirinden bağımsız iki yol değil, bir nehir gibi akarken genişleyen, adı değişen; ancak kaynağı değişmeyen bir yoldur. Abdullah Öcalan, sınıf egemenliğini ele geçirerek başlayan ardından ise halkları ve doğayı hapseden iktidar mimarisinin tamamını haritalamaktadır. Kürtler onun düşüncesinde yalnızca inkar edilmiş bir halk değil, insanlığın tahakküm tarihinin canlı bir arşividir. Kürtlerin devletsizliği tesadüfi değil, hiyerarşik iktidarın yükselişiyle ezilmiş kadim bir komünal dünyanın fosil izidir. Bu yüzden Kürt özgürlüğü için mücadele etmek, zaten başlı başına sınıflı toplumun tüm yapısına karşı mücadele etmektir.”
KÜRDİSTAN’DA AHLAKİ-POLİTİK TOPLUM
Abdullah Öcalan, Marks ve Lenin’in ulusal kurtuluş ve sosyalist fikrinin ötesine geçerek tarihin derin katmanlarını kazımaktadır. “Öcalan, devletin kendisinin, feodal, kapitalist veya sosyalist olması fark etmeksizin aynı emir ve egemenlik mekanizmasını yeniden ürettiğini keşfetti. Dolayısıyla sosyalizm, yalnızca devlet mekanizmasını ele geçirirse aynı tür egemenliğin başka bir maskesi haline gelir. Böylece Abdullah Öcalan’ın sosyalizm anlayışı, devletin ele geçirilmesi değil, toplumun yeniden dirilişi haline geldi. Demokratik konfederalizm, binlerce yıllık hiyerarşinin altında gömülü olan komünal, etik ve ekolojik temellere geri dönüşle, bir tür devrimci ‘arkeoloji’ olarak ortaya çıktı. Kürt Özgürlük mücadelesi ise, bu zaman katmanları arasında tarihsel bir köprü haline geliyor. Kürdistan’ın dağlarında, köylerinde ve kadın meclislerinde Öcalan, kendi deyimiyle ahlaki ve politik toplumu, yani ruhunu bir egemenliğe teslim etmeden kendini yöneten bir toplumsal bedeni görebiliyor. Öcalan, ilk koloninin kadın, ilk sınıfın cinsiyet, ilk devletin ise ataerkillik olduğunu savunuyor; bu nedenle Kürt özgürlüğü, yalnızca ulusal özgürlük değil, en eski hiyerarşinin ortadan kaldırılmasıdır. Dağdaki gerilla kadın, sadece Türk devletine karşı bir savaşçı değildir; 5 bin yıllık erkek egemenliğinin yaşayan bir reddi niteliğindedir. Kadın bir gerillada sosyalizm, endüstriyel zırhını atar ve her türlü egemenliğe karşı komünal, etik bir isyan olarak yeniden ortaya çıkar” ifadelerini kullandı.
SOSYALİZM VE KÜRT DAVASI
Kürt meselesinin yalnızca bölgesel olmadığını vurgulayan McLaren, “Kürt yarasını iyileştirmek, ulus devletin, kapitalist birikimin, erkek iktidar kültünün ötesinde bir medeniyet olasılığını yeniden açmaktır. Parçalanmış ama dirençli Kürt toplumu, artık devlet biçimine zincirlenmiş olmayan, konseyler, komünler ve gündelik yaşamın kendi kendini örgütlemesine dayanan bir sosyalizmin uygulama alanı haline gelir. Öcalan’ın düşüncesine göre, bu iki düşünce birbirlerini kurtarır haldedir. Sosyalizm, Kürt davasını ulus devletin hapishanesinden kurtarıyor; Kürt davası ise sosyalizmi devletin hapishanesinden kurtarıyor. Birlikte, Öcalan’ın “demokratik uygarlık” olarak adlandırdığı, 5 bin yıllık sınıf egemenliğine karşı bir karşı akım oluşturuyorlar. Öcalan, ‘Demokratik uygarlığı inşa etmeli ve korumalıyız’ diyor. Sanki uzun süredir sınırlar arasında yaşamaya zorlanan Kürt halkı, sınırların ötesinde düşünmeyi öğrenmiş ve bunu yaparak dünyaya kendi tarihsel labirentinden çıkmak için bir harita sunmuş gibidir” şeklinde konuştu.
Abdullah Öcalan’ın devletin kendisinin, sosyalist olsa bile toplumu engelleyen ve yaşamı yeni egemen sınıflar için adeta bir tortuya dönüştürdüğünü fark ettiğini söyleyen McLaren, şöyle devam etti: “Öcalan; modern harabelerin altına, ilk tapınaklara, ilk krallara; kadınlara ve toprağa takılan ilk zincirlere indi. Sınıf, ataerkillik ve devletin, aynı Hidranın üç başı gibi birlikte doğduğunu keşfetti. Böylece sosyalizmi zırhını çıkarıyor ve daha temel bir şeye dönüşüyor. 5 bin yıllık hiyerarşinin altında gömülü olan komünal, etik ve politik toplumun dirilişi… Artık sarayların ele geçirilmesi değil, köyün, konseyin, kooperatifin, kadın meclisinin sabırla yeniden inşası söz konusu. Tarihin imparatorlukların adeta anıt mezarları olarak kalmasına izin vermemektir.
DEMOKRATİK KONFERALİZM YENİ MEDENİYETİN MİMARİ
Demokratik konfederalizm, bu yeni medeniyetin mimari çizimidir. Tahtı olmayan bir şehir, bir takımyıldızıdır. Güç, bir kaleden gelen emir gibi dikey olarak değil, adeta sulama kanalları boyunca su gibi yatay olarak akar. Kürtleri, Arapları, Ermenileri, Süryanileri, kadınları ve erkekleri, insanları ve toprağı karşılıklı yönetişim dokusuna bağlar. Var olmak için ulus devletten izin istemez; taşların arasındaki çimenler gibi çatlaklarında büyür ve egemenliğin her zaman üniforma giymesi gerektiği yanılsamasını sessizce ortadan kaldırır. Sol için bu bir ayna ve bir meydan okumadır. Sol, devletin ele geçirilmesini toplumun özgürleşmesi, iktidarın yönetilmesini ise iktidarın ortadan kaldırılmasıyla karıştırmıştır. Ancak Öcalan’ın yolu daha sert, daha eski bir gerçeği fısıldıyor. Sosyalizm, devletçi olmaktan önce sosyal, idari olmaktan önce etik, sadece ekonomik olmaktan önce feminist ve ekolojik olmalıdır. Demokratik konfederalizm, solu artık gömülü köklerine, Paris Komünü’ne, zapt edilmeden önceki Sovyetlere, konseylere, komünlere, çoğunluğun yeni bir tek tip olmaksızın kendini yönettiği bir dünyanın hayallerine geri çağırıyor.”
ABDULLAH ÖCALAN’IN SOSYALİZMİ
“Öcalan’ın sosyalizmi, saraya dikilmiş bir bayrak değil, rüzgarla taşınan bir tohumdur. Tek bir şafak vaat etmez, binlerce küçük sabah vaat eder. Ve demokratik konfederalizm, özgürlüğün artık ‘devrimden sonraya’ ertelenmediği şimdide uygulandığı toprağıdır” diyen McLaren, kapitalizmin dünyayı ve toplumu şekillendirdiğini ve Abdullah Öcalan’ın bunu fark ettiğini belirtti. Böylece Abdullah Öcalan’ın Marx’ın fikirlerini derinleştirdiğini ifade eden McLaren, şunları dile getirdi: “Öcalan’ın görüşleri, Marksizm’in gölgeli koridorlarına tutulan bir fener gibidir. Geleneksel sosyalizm, sınıf, emek ve sermaye etrafında bir katedral inşa etmiş ancak kimlik meselesini adeta kirişlerin altına, aydınlatılmamış ve ilgisiz bir şekilde bırakmıştır. Öcalan, yalnızca sermayenin dünyayı yönetmediğine dair bir uyarı yapmıyor, sermayenin farklılıkları sınırlandıran ve silah haline getiren duvarlarla çevrili ulus devletin koridorlarında gezindiğini söylüyor. Bu anlamda, çağımızın temel çelişkisi yalnızca işçi ile kapitalist arasındaki çelişki değildir; insan yaşamı ve tek tiplik ve itaat talep eden katı devletlerin arasındaki çelişkidir. Sermaye gelişiyor evet, ama bunu kimliği denetleyen ulus devletin sırtında yapıyor.
‘DEMOKRATİK KONFEDERALİZM ŞİİRSEL BİR KIRILMADIR
Öcalan’ın önerdiği model olan demokratik konfederalizm, bu yapıda şiirsel bir kırılmadır. Toplumu, devletin tepeye yerleştiği bir piramit olarak değil, akan, dallanan, yerel, kendi kendini yöneten ve birbirine bağlı bir nehir deltası olarak hayal eder. Cinsiyet eşitliği, ekoloji ve etnik çoğulluğun tanınması, taviz değil, temeldir. Burada sosyalizm, yalnızca üretimin eleştirisi üzerine değil, aynı zamanda kimlik, topluluk ve kolektif karar alma özgürlüğünün kurtuluşu üzerine kök salmış yaşayan bir sosyalizm haline gelir. Bu sosyalizm der ki: Dünyayı değiştirmek için yalnızca ekonomiyi değil, insanların kendilerini sığdırmaları beklenen haritayı da dönüştürmek gerekir.”
ULUSLARARASI MÜCADELE
Abdullah Öcalan’ın düşüncelerinin dünya sosyalistleri için hem bir ayna hem de bir “sınama” işlevi gördüğünü söyleyen McLaren, Abdullah Öcalan’ın paradigmasının bir yandan Marksizm’in sınırlarını ortaya koyduğunu, belirterek şunları söyledi: “Öcalan’ın tezi, sosyalizmi yukarıdan dayatılan tek bir parçalık yapı olarak değil, emeğin özgürleşmesi ile kimliğin özgürleşmesinin birleştiği canlı bir mozaik olarak görmemizi istiyor. Bu, Marksist değer eleştirisini gerçek insan yaşamının anarşik, çoğulcu akımlarıyla uzlaştırmaya, devletin artık kimliğin, sermayenin de değerin belirleyicisi olmadığı bir toplum hayal etmeye davet niteliğindedir. Sol, bu vizyonu karşılamak için yalnızca sermayenin eleştirmeni olarak değil, aynı zamanda özgürlüğün mimarı olarak da sorumluluk almalıdır. Sol, ulus-devletlerin saldırılarını yalnızca askeri veya ekonomik hamleler olarak değil; çoğulcu insan yaşamının, kültürün, kimliğin ve kendi kaderini tayin etme olanağının kendisine yönelik saldırılar olarak görmelidir. Devletler şiddet yoluyla tek tipliği dayattığında, farklılığı silah haline getirir ve var olmayı suç haline dönüştürür. Kürt halkı ve Öcalan ile birlikte uluslararası bir mücadele inşa etmek hayati önemdedir. Çünkü bu mücadele; yalnızca bir halk veya bir bölge için değil, demokrasinin, cinsiyet eşitliğinin ve etnik çoğulluğun filizlenebileceği bir özgürlük modeli içindir. Bu mücadeleye duyulan dayanışma, solun ufkunu genişletir: kimliği, çeşitliliği ve yerel özyönetim köklerini göz ardı eden bir özgürleşmenin eksik olduğunu öğretir. Kürtlere destek olmak, çoğulcu, etik ve canlı, diri bir sosyalizm vizyonunu desteklemek demektir.”
‘ABDULLAH ÖCALAN’IN VİZYONUNA İHTİYACIMIZ VAR’
Tarihin daima hakikati dile getirenleri hatırlayacağını ifade eden McLaren, şunları kaydetti: “Küresel ölçekte uygulanırsa, Öcalan’ın vizyonu toplumların yapısını yeniden şekillendirebilir. Ulus-devletlerin tekelini ortadan kaldırabilir; merkezi kapitalizmin hakimiyetini zayıflatarak, demokrasinin yalnızca sandıkta dönemsel olarak kullanılan bir araç değil, günlük yaşamda pratiğe dökülen bir sistem olduğu yapıları teşvik edebilir. Bu vizyon; eski düzene, özgürlüğün eşitlik, çoğulculuk ve ekolojik sorumlulukla ayrılmaz bir bütün olduğunu fark etmesi için meydan okur. Bu yönüyle onun fikirleri yalnızca reform vaat etmez, baskının, sömürünün ve zorunlu tek tipleştirmenin artık insan yaşamının ufku olmadığı bir dünyanın tohumlarını eker. Bugün her zamankinden daha fazla Öcalan’ın gelecek vizyonuna ihtiyacımız var. Çünkü emperyalizm, savaşlar ve ekolojik yıkımla parçalanmış bir dünyada onun özgürlük, eşitlik ve çoğulcu yaşam çağrısı yalnızca bir rehber değil, insanlığın bu fırtınada yolunu bulabilmesi için bir pusuladır.”
MA / Deniz Karabudak



