
Genel olarak güçlenen iktidarcılıkta ve çözülen toplumsallıkta oluşan ve gelişen yozlaşma sorunu, son zamanlarda Türkiye’de sosyal çürüme kavramıyla elit siyasi, akademik ve sosyal çevrelerde yaygın olarak toplum suçlayıcı bir söyleme dönüşüyor. Sorunun iktidar ilişkilerinden uzak, bu sosyal çürüme kavramıyla konumlandırılma biçimi, nerdeyse dogmatik bir hakikatmış gibi, toplumun önemli bir kesiminde hızlı ve yaygın bir kabule de dönüşmüştür. Bu entelektüel küfrü sosyolojik açıklama zanneden bir çok insan ise “evet, işte Türkiye’nin sorunu bu” diyerek, neye evet dediklerinin ve hangi teorik zeminde manipüle edildiklerinin ve bu kavrama yüklenmiş hegemonik ideolojinin farkında bile olmuyorlar. Bunun daha geri sürümleri ise; “Bu toplum adam olmaz, bu topluma modern eğitim şart, yada Aziz Nesin’in dediği gibi, “bu toplumun bilmem yüzde kaçı aptaldır” elit entellektüel küfürlerdir. Kendilerini “bilinç,” ve “etik” özneleri olarak konumlandıran bir çokları tarafından, sanki yeni ortaya çıkmış bir toplumsal rahatsızlığa konmuş yeni bir bilimsel teşhismiş gibi, sokak sohbetlerinden sosyal medya platformlarına kadar her yerde tüketiliyor.Hatta birileri, bu mesele iktidarla da bitmez arkadaş, bu toplum çürümüş bir toplum dediğinde de, bilgelik yüklü gizli formülü bulmuş olarak hep beraber rahatlamış oluyorlar. Bu entelektüel küfrü sosyolojik açıklama zanneden bir çok insan ise “evet, işte Türkiye’nin sorunu bu” diyerek, neye evet dediklerinin ve hangi teorik zeminde manipüle edildiklerinin ve bu kavrama yüklenmiş hegemonik ideolojinin farkında bile olmuyorlar. Söz konusu edildiği anlamıyla sosyal çürüme Türkiye’de her dönem anti demokratik katı merkeziyetçi ulus devlet rejiminin iktidar ilişkilerinde ve hegemonik sosyal ve kültürel normlarında oluşmuş ve gelişmiştir. Ve biliniyorki, etik ve ahlaki sorunlar, özellikle Türkiye’de her dönem iktidar ilişkileri içerisinde inşa edilmiş ve her dönem iktidarla ilişkili sosyal guruplarda, belirli öznellik biçimlerini üreterek var olmuştur. Bu anlamda genel olarak çürümenin veya yozlaşmanın kaynağı, demokratik denetimsiz devlet ve iktidarlar ve kapalı devre hiyerarşik örgütsel yapılar ve bağlantılı bürokratik siyasi ve akademik kültürel kadrolar, ekonomik ve sosyal çevrelerdir. Lord Acton, “mutlak güç, mutlaka yozlaşır ve yozlaştırır” derken kastedilen de budur.
Yazıya geçmeden önce, konuya ilişkin tarihsel önemlerine göre,kimi devlet, ülke ve liderlerden verilecek kısa örnekler:
ROMA ve AUGUSTUS GERMANİCUS, Roma İmparatorluğunda Julio-Claudian hanedanına mensup bir ailede doğuyor. Üst düzey komutanlar kendisine sevimli bir lakap yakıştırıyorlar Caligula… Caligula, o zamanki asker sandaletlerine verilen ismin sevimli bir söyleniş halidir. O sıralarda imparatorluğun başında olan Tiberius ise, halkı baskı altında tutan, zalim ve yozlaşmış bir diktatördür. Caligula, Tiberius’un ölümünden sonra Senato tarafından imparatorluğa seçiliyor. Sezar’ın imparatorluğu,Romalılar tarafından sevinçle karşılanıyor. Sezar, cömert bir başlangıç yapıyor, askerlere bol miktarda para veriyor. Sürgünde bulunanları affediyor. Tiberius’un zulmünün geçmişte kaldığını söylüyor. Kadınlara karşı cinsel suçluları sürgüne gönderiyor. Demokratik seçim geleneğini yeniden hayata geçiriyor. Halk ondan “bebeğimiz” ve “yıldızımız” olarak bahsediyor. Ancak Sezar, edinmiş olduğu iktidar gücü arttıkça,hızla değişmeye başlıyor. Senatörleri arabasının yanında resmi kıyafetleriyle koşturmaya ve kendi üç kız kardeşiyle de ensest ilişki yaşamaya başlıyor. Daha sonra bunlardan birisini genelevde çalıştırıyor. Bunu kabul etmeyen amcasına da bu genelevin kapısında bilet kestiriyor. Senatörlere ayaklarını öptürüyor ve onların eşleriyle yatmaya başlıyor. Bir süre sonra kendisini tanrı ilan ettiriyor ve halkı kendisine tapınmaya zorluyor. Kendince suçlu gördüklerini arenada aslanların ve kaplanların önüne attırıyor. Ve mutlak iktidar, bir zamanlar halkın ümid beslediği sevimli Caligula’yı korkunç bir tirana dönüştürüyor
SSCB ve STALİN-BREJNEV, Sovyetler Birliğinde sistemin ve yönetici sınıfın yozlaşma hikayesi üzerine büyük bir literatür vardır. Bunlardan ikisi Mihail Bulgakov’un efsane Usta ve Margarita ve George Orwell’in Hayvan Çiftliği ve 1984 romanlarıdır. Her ikiside Sovyetler Birliğin’de yasaklıdır ve yazarlarının ölümünden çok sonraları, sistemin çökme sürecinde yayınlanabilmiştir. MİHAİL BULGAKOV’un Usta ve Margarita romanını okuyan herkeste, adam zamanında tam olarak bizi yazmış hissi yaratmıştı. 1930’ların Moskova’sında geçen romanda gizemli bir yabancı şehre gelir ve toplumundaki ikiyüzlülüğü, korkaklığı ve ahlaki çürümeyi ortaya çıkaran olaylar zincirini başlatır. Para mevki ve çıkar karşısında küçük düşen bürokratların, sözde aydınların ve yöneticilerin maskelerinin düştüğü bu ana hikayede,halka açık alanlarda her gün burjuva ahlaksızlığına karşı mücadele konuşmaları yapan parti ve devlet yöneticilerinin, halka kapalı mekanlardaki çarpık sefil ve kontrolsüz yaşamları konu edinilir Bu hikayedeki Griboyedov Lokantası, Moskova’da edebiyatla uğraşanların ve elit devletlilerin (Nomenklaturanın) toplandığı seçkin bir mekândır. Ancak burası gerçek anlamda bir lokanta değil, resmî yazarlar birliğinin MASSOLIT adlı halka kapalı kulübüdür. Yalnızca “doğru” yazanlar, yani sistemle uyumlu olan yazarlar, eskort kadınlar ve merkezi iktidar hiyarerşisinin devletlileri içeri alınır. Masalar bolluk içindedir ve sürekli olarak çeşitli yemekler ve içkilerle doludur. Dışarıda, ise o günün koşullarında sıraya girerek, karneyle günlük ihtiyaçlarını çok kısıtlı karşılayabilen insanların dünyası vardır. Bu iki dünya arasında görünmez ama kalın bir duvar vardır. Hem içeridekiler, hemde dışarıdakiler ise bu farkı hiç yadırgamadan doğal bir hakmış gibi yaşarlar. Ayrıca, bunlar, Gorbaçov’un Glasnost dönemiyle birlikte basında ve KGB raporlarında da ifşa edilmiş ve halkta Komünist Parti’nin ahlaki meşruiyeti tümden çökmüştür. Bu ifşaatlarla toplumda oluşan duyguyu, Moskova’daki bir toplantıda bir işçi şöyle ifade etmiş; Evet, karar mekanizmalarından uzaklaştırılmıştık ve yoksulduk. Buna da alışmıştık. Ama meğer biz ve onlar çok farklı bir ülkede yaşıyormuşsunuz. Bu kadarını bilseydik, bu kadar sabreder miydik?”
Buna Türkiye’de takiye de deniyor. Takiye den, siyasal İslamcıların kendilerini saklayıp, laik ve demokrat gibi görünmesi olarak bahsedildi yıllarca Türkiye’de. Ve son medya skandallarından öğrendiğimiz kadarıylada, ekseriyetle iktidar çevresindeki bunlardan oluşan medya mensupları, siyasetçi, bürokrat ve elit kesimlerin uyuşturucu, fuhuş ticareti yaptıkları ve toplu sapkınlıklar yaşadıkları kütüphane kılığında gizli kulüplerinin varlığı, bizlerde, demek ki bu memlekette muhafazakar bizmişiz duygusu uyandırmıştır. Kütüphane kılığındaki bu batak kulüplerin, bir nevi Bulgakov’un Griboyedov Lokantası misali, tabelaları yokmuş ve içeriye sadece iktidar çevresindeki elitlerin referanslarıyla girilebiliniyormuş.
GEORGE ORWELL ’in bir eseri olan “Hayvan Çiftliği” Sovyetler Birliği’inde, özellikle Stalin döneminde, parti ve iktidarda gücün yozlaştırıcılığını, totaliter baskı ve manipülasyon yoluyla demokratik toplumsallığın ve özgür bireyselliğin yok edilişini ironik bir anlatınla hicivleştirir. Bu romanda, çiftlikteki hayvanlar, özgür ve eşit bir toplum kurmak için insan efendilerine karşı ayaklanmada, en akıllı hayvanlar olan domuzlar öne çıkar ve liderliği ele geçirir. Ancak domuzlar kısa sürede kendi aralarında güç mücadelesine girerler. Napoleon adlı domuz, kendisine rakip olan domuzları tasfiye ederek,diğer domuzların desteğiyle çiftliğin mutlak hakimi olur. Domuzlar, kendi çıkarları için iktidar gücünün şiddetini temsil eden köpekleri kullanarak diğer hayvanları kontrol altına alırlar. Romanın sonunda domuzlar, devrimden önce nefret ettikleri insanlara dönüşürler. Roman, bütün iktidarcı totaliter yönetimlerin topluma karşı aynılığını ve yozlaşma döngüsünü vurgularken, SSCB örneğinde de mutlak gücün nasıl mutlaka yozlaştırdığını, devrim ve sosyalizmin orjinal ideallerinin iktidar yozlaşmasında nasıl saptırıldığının mesajını verir. Hayvan Çiftliği romanı , Sovyetler Birliği’nde devrimin iktidarcı yozlaşmasını eleştiren güçlü bir siyasi hicivdir. Sosyalizm idealiyle kurulan sovyet sisteminin iktidarcı yozlaşmayla nasıl devlet kapitalizmine dönüştüğünü gözler önüne serer. Orwell, Hayvan Çiftliği romanında, devrimciler olarak yola çıkan domuzların, gücü ele geçirince zalim ve baskıcı hale gelerek, devrim öncesi insanlardan daha beter tiranlara dönüşmesi hicvi üzerinden, tüm totaliter rejimlerin ve iktidarların yozlaştırıcı doğasına dair evrensel uyarılarda bulunuyor.
Bu eserdeki figürler ve olaylar, çarlığın devrilmesi ve sonra 1917 ekim devrimi süreci ve sosyalizmin temel ilkeleri üzerinden, 1930’lardaki Stalin dönemine ait “Büyük Temizlik” (büyük baskı ve terör) döneminin, hiciv yollu simgeleştirilmesidir. Romandaki Karakterleri, sadece isim olarak değil, temsil ettikleri rollerle analiz etmek gerekir. Romanındaki figürler, gücü elinde tutmak için şiddet ve korku uygulayan iktidarı ve her şeyi anlayan ama hiçbir şeyi değiştirmeye yeltenmeyen ve devrimi entellektüel savunmasız bırakan, iktidarla uyumlu aydınları ve ezberletilen sloganlarla manipüle edilerek tartışması ve sorgulaması engellenen halk yığınlarını simgelemektedir. Bu,kitabın en kritik analiz noktasıdır. Romandaki, bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir” ironisi üzerinden, sınıfsız toplum idealinden yola çıkılan SSCB’’de, yeni bir imtiyazlı sınıfın (nomenklatura) oluşması, Lord Acton’ın, Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır idasının, izdüşümüdür. George Orwell, bu romanla, çiftlik hayvanlarının, insanlara karşı başlattığı devrimin, başlangıçtaki ideallerinden saparak domuzların diktatörlüğüne dönüşmesi üzerinden, SSCB’deki Stalin dönemini totaliter yönetimi hicveder ve iktidarın nasıl yozlaştırıcı olduğunu gösterir. Bu roman sadece bir hikaye olarak değil; merkezi iktidarcı sistemlere karşı, tarihsel bir belge, sosyolojik bir gözlem ve dilbilimsel bir uyarı olarak ele alınmalıdır Bu romandan çıkarılacak temel sonuç ise şudur: İktidarın, doğası gereği her devrimi mutlaka bir gün yozlaştıracağı ve her devrimciyide, mutlaka bir gün eline kamçıyı alan bir Tiran’a dönüştüreceği, dolayısıyla başarısız olunacağıdır.
TÜRKMENİSTAN ve NİYAZOF, Uzun yıllar Türkmenistan Komünist Parti genel sekreterliğinde ve Sovyetler Birliği’inde üst düzey görevlerlerde bulunuyor. Sonrasında ise Türkmenistan devlet başkanı oluyor. Saparmurat Niyazof, yılın aylarını ve haftanın günlerini kendi, ailesinin adlarıyla değiştiriyor. Okulları, havaalanlarını ve hatta bir göktaşını kendi veya aile üyelerinin adlarıyla değiştiriyor. Başkent Aşkabat’a ve her şehire kendisinin altın heykellerini diktiriyor. Tüm vatandaşlar, özellikle öğrenciler için yazdığı bir ruhaniyi zorunlu okuma olarak ilan ediyor. Erkekler için saçı ve sakalı yasaklıyor. İnsanların dişlerini güçlendirmek için kemik çiğnemelerini zorunlu kılıyor. Baleyi ve operayı yasaklıyor. Kendisi kalp ameliyatı olduğu için sigarayı bırakınca,herkese sigara içmeyi yasaklıyor. Çölün ortasında devasa bir buz sarayı talep ediyor. Aşkabat dışında tüm hastaneleri ve tıbbi tesisleri kapatıyor. Binlerce sağlık çalışanını işten çıkarıp yerlerine askerleri getiriyor. Ve böyle birisi mutlak iktidarın mutlak gücünde tek başına ülkeyi yönetiyor
ALMANYA ve ADOLF HİTLER: Bir vejetaryendi. Gençliğinde bir sanat aşığıydı ve harika resimler çiziyordu. 1933’te demokratik seçimlerle iktidara gelen Nasyonal sosyalistti. İktidara geldikten sonra tüm Almanya’dan başlayarak bütün Avrupa’da, tarihin en büyük travmalardan birini yaşattı. Yüzmilyonlarca insanın ölümüne yol açan tarihte eşi görülmemiş bir faşist diktatöre dönüştü.
KAMBOÇYA ve POL POT: Budist ve saygı duyulan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Kendince Maocu bir sosyalistti. İktidar olduktan sonra ülke nüfusunun %25’inin ölümünden doğrudan sorumlu oldu? Herkese tek tip siyah bir kıyafet zorunluluğu getirdi. Aynı zamanda gözlük kullanan herkesi kapsamda tutacak kadar milyonlarca aydını sanatçıyı ve bilgili eğitimli insanı idam ettirdi.
ÇİN ve MAO ZEDONG, Çin’de köylü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. .Amacı tüm insanlar için, hakkaniyetli adil bir toplum yaratmak tı. Mutlak iktidar gücünü eline geçirince, kültür devrimi adına milyonlarca aydın ve entellektüel insanın ölümüne neden oldu. Mao Zedong’un yönetiminde en tutucu tahminlere göre 40 milyon insan en başta idamlar ve kitle imhası olmak üzere doğrudan yönetimsel nedenlerle hayatını kaybetti. Sonuç olarak bu gün Çin’de, Komünist Partisi ( ÇKP) yönetiminde, demokratik denetim ve kontrol mekanizmalarda yoksun, bir şekilde dizginsiz bir kapitalizm uygulanmaktadır ve küresel kapitalizmin çöplüğü durumundadır
SSCB’de iktidar yozlaşmasi, Lenin önderlikli Bolşevik Komünist Parti yönetiminde, merkezi iktidarcı sistemle, halkın doğrudan öz yönetim organları olan Sovyetler arasındaki mücadele sürecinde şekillenmeye başlamıştır. Bu süreç şu ana aşamalardan oluşuyor:
Şubat 1917 Devrimi ile Çarlık rejimi yıkıldığında Rusya’da liberal ve sosyalistlerden oluşan Geçici Hükümet kuruluyor. Ancak aynı dönemde işçiler köylüler ve askerler kendi öz-yönetim organlar olan Sovyetler’i (meclisleri veya konseyler) oluşturuyorlar. Bu durum ülkede ikili siyasi ve toplumsal sistem durumu yaratıyor
Nisan 1917’de sürgünden dönen Lenin, ünlü Nisan Tezleri ile, Bolşevikler adına geçici hükümet’e karşı tüm yetkinin sovyetlere devredilmesini savunarak, tüm iktidar Sovyetler’e çağrısı yapıyor. Bu şiar, başlangıçta iktidarın Sovyetlere geçmesini hedefleyen demokratik bir çağrı gibi görünse de, fiiliyatta, Sovyetler’i, (halk meclisleri) Bolşeviklerin iktidar olma stratejisinin bir parçasına dönüştürüyor. İlk başlarda Rusya’da sovyetlerde Halk meclislerinde) diğer sosyalist örgütler daha baskındı. Ancak barış vaatlerine rağmen yeni kurulan geçici hükümetin savaşı devam ettirmesi ve bolşeviklerin “Barış, Ekmek, Toprak” vaatleri ile beraber, bolşevikler, Eylül 1917 Petrograd ve Moskova gibi kritik sovyetlerde çoğunluğu elde ediyorlar. 25 Ekim 1917’de Bolşevikler, sovyetler adına Geçici Hükümet’i deviriyor. Kurulan yeni Bolşevik hükümeti, teoride sovyetlere( halk meclisleri) karşı sorumluyken, pratikte kararlar Bolşevik Partisi’nin merkez komitesinde alınıyor. Dolayısıyla, sovyetlerin demokratik katılımlı yapısından, Bolşeviklerin katı merkeziyetçi yönetimine geçiş adımları hızla atılmaya başlanıyor. Ocak 1918’de Bolşevikler, çoğunluğu kazanamadıkları ilk genel seçimin sonuçlarını tanımayarak Kurucu Meclis’i dağıtıyorlar.
1918-1922 yıllarında, İç savaşın getirdiği olağanüstü koşullar, “Savaş Komünizmi” politikalarıyla birleşince devlet aygıtı tamamen askerileşiyor ve karar alma mekanizmaları dar bir parti kadrosuna sıkıştırılıyor. Sonraki süreçte,Menşevikler, SR’ler ve Anarşistler sovyetlerden tasfiye edilerek “Sovyet İktidarı” ifadesi, fiilen “Bolşevik Partisi İktidarı” ile eş anlamlı hale getiriliyor.. Sonuç olarak başlangıçta yerellerden ve tabandan işleyen doğrudan demokrasi ve öz yönetim organları olan Sovyetler (meclis ve şuralar) merkezi parti bürokrasisinin emirlerini uygulayan onay kurumlarına dönüşüyor. 1918-1921 arasındaki Rus İç Savaşı,da bu kopuşu hızlandıran bir etken oluyor.
Savaşın koşullarında hızlı karar alma ve benzeri gerekçelerle demokratik katılıml organları olan sovyet meclisleri etkisiz kılınıyor ve bolşevikler, kaynakları (ekmek, para, silah, asker) tek bir merkezden yönetmek için “Savaş Komünizmi”ni ilan ediyor. Böylece sovyetlerin özerkliği, partinin ve devletin lojistik ihtiyaçlarına kurban ediliyor. Devrimin ve sosyalist sisteminin temel organları olan Sovyetlerin içi boşaltılıyor ve bu boşluğu Parti Bürokrasisi dolduruyor. Sovyetler, işçilerin,köylülerin ve emekçi halkın temsil edildiği öz yönetim organları olmaktan çıkarak, devlet iktidarını temsil eden ve partinin atadığı kadroların yönettiği kurumlar haline geliyor. Burada temel yapısal sorun, sosyalizmin sadece öz yönetimci sovyet organlarına dayalı sistemde inşa edilebileceği gerçeğinde ısrar edilmemesiydi. Oysa o zamanlar anarşistler ve diğer sosyalist çevreler de bunu sürekli dile getirmiş ve taleb etmişlerdi. Böylece bozulma; bolşevik öncü parti ve devletçi sosyalizm ideolojisine dayalı merkezi iktidarcı sistemden gelişiyor. Bütün İktidar Sovyetlere” sloganı ile iktidara gelen bolşeviklerin iktidara gelene kadar ve İktidar alındıktan sonra , Sovyetler’i, partinin kararlarını halka ileten birer iletim bandı haline dönüştürüyorlar. Ve parti devlet iktidarı Sovyetler’i yutuyor.. Burada sosyalizmin temel hedeflerinden sapılınmış olunmanın temel nedeni, bu iki sistemsel yapının doğaları gereği birbirine zıt varlık prensiplerine sahip olmalarıydı.
Lenin’de yaşamının son yıllarında 1922 Aralık ve 1923 Ocak tarihleri arasında gerçekleştirilen parti kongresine sunduğu vasiyetname adlı mektubunda, SSCB’de iktidarcı bürokratik merkezileşmenin, devrimi ve toplumu tehdit ettiğini, işçilerin ve halkın Sovyetler’i güçlendirmesini ve bu öz yönetim organlarında kendilerini ve devrimi savunmaları uyarısında bulunmuştu. (Tabi, sistemdeki bu yozlaşmanın, yapısal olarak, bolşevik öncü parti hiyerarşisinden ve merkezi iktidarcı devlet sosyalizimi paradigmasından kaynaklandığını göremeyerek) Lenin. aynı kongreye sunduğu bu mektubunda, Stalin’in genel sekreter olarak devasa bir gücü elinde bulundurduğunu ve kişi olarak otoriteyi doğru kullanmayacak yapıda olduğunu belirterek, görevden alınmasını önermiştir. Ayrıca, Stalin ve müttefiklerini zorba Rus şovenisti olmakla suçlayarak yerel halkların özgürlük haklarının, merkezîleşme adına çiğnenmesinin Sovyetler Birliği’nin birleştirici ideolojisine zarar vereceği ve milliyetçi eğilimlerin güçleneceği uyarısında da bulunmuştur.
Bugün Reel Sosyalizm diye adlandırılan sürecin kökleri, 1920’lerin ikinci yarısından itibaren temelleri Stalin tarafından atılan Tek Ülkede Sosyalizm anlayışı ile şekillenmiştir. Reel Sosyalizm yani bir diğer ifade biçimi ile var olan Sosyalizm terimi, 1964-1982 yılları arasında Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel sekreterliği görevini yapmış Ukraynalı Sovyet siyasetçi Leonil İlyiç Brejnev döneminde yaygın olarak kullanılagelmiştir. Bu terim, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku ülkelerinde, teorideki sosyalizmi değil, pratik olarak hayata geçirilmiş bürokratik kapitalizm halini tanımlamak adına kullanılmıştır. Brejnev’in, olabildiği kadar sosyalizm diye tanımladığı Reel sosyalizm, esasen bürokratik bir devlet kapitalizmden başka bir şey değildir. Reel sosyalizm kavramı, yaygın olarak başta Sovyetler Birliği ve Doğu bloku ülkeleri olmak üzere, oralarda yaşanan ve başarısızlıkla sonuçlanan tarihsel-toplumsal deneyimleri ifade etmek için kullanılmaktadır. Bilimsel sosyalizm; Reel sosyalizm olarak gerçekleşen bürokratik kapitalizm olmuştu. Bürokratik kapitalizm (kolektif kapitalizm) Bu sosyalizm (devlet kapitalizmi) iç yapısal nedenlerle çürüye çürüye 1990’ların başlarında gümbürtüyle çözüldü.
En vahimide, SSCB’deki aynı parti- devlet yönetici ve bürokrasinin, reel sosyalizm (devlet kapitalizmi) sonrası Rusya’sının da yönetimi ve bürokrasisi olmaya devam etmiş olma durumlarıydı. Bu iktidarcı yozlaşmanın, varabileceği korkunç ihanet, boyutunu da göstermiş olmasıydı. Aslında çözülenin sosyalizm değil bürokratik kapitalizm olduğu da açıktı.
Bunu, Kürt Halk Önderi Öcalan’ın tarih toplum ve iktidar analizi üzerinden değerlendirecek olursak, bu sonucun ana kaynağı, toplumların gelişme tarihinin, devletçi uygarlıklar tarihi üzerinden okunmasındadır. Yani, toplumsal tarihin,sınıflar savaşının tarihi olarak değerlendirilmesindedir. Bu çerçevede, onun kuramsal düşünme sistematiği sadece siyasal bir stratejiden veya örgütsel konumlanıştan ibaret değildir. İnsanlık tarihini, devletçi uygarlıklar öncesinden, iktidar, toplumsal cinsiyet, ekonomi, ahlak ve kültür eksenlerinde yeniden okuma iddiasıdır. Bu okumanın merkezinde, toplumsallığın nasıl çözüldüğü ve toplumun hangi tarihsel eşiklerde iradesini kaybettiği sorusuna, egemenlikçi uygarlık sisteminin yapısal sonucu olduğu cevabı vardır. Burada toplumsal çürüme ya da yozlaşma sorusu, başat önemde cevaplanması gereken bir sorundur. Onda bu sorun, bireylerin ve toplumun politik ahlaki özne olma iradesini yitirmesi, dolayısıyla toplumsal kolektif bağların çözülmesi ve bunun sonucunda iktidar odakları karşısında edilgenleşmesidir. Toplumsal çürümenin ilk başlangıç noktası, ilk insan topluluklarının komünal birlikteliğinin, devletçi uygarlık formu tarafından teslim alınmasıdır. Bu sürecin tarihi, Sümer rahiplerinin tapınak devletiyle başlar. Devlet, ekonomik artık ürünü kontrol ederek, sınıfsal ayrışmayı ortaya çıkarır ve hegemonik ideolojiyi, dinî hukuki biçimlerle kurumsallaştırır. Aynı süreçle beraber, toplum kendi öz örgütlülüğünü kaybetmeye ve kendine karşı yabancılaşmaya başlar. Toplumun kendi değerlerini üretme kapasitesini kaybetmesi toplumsal çözülmenin ilk koşulu olur.
Bu tarihsel çizgi, günümüz dünyasında kapitalist modernite kavramında somutlaşır. Kapitalist modernite temel olarak üç karakteristik unsur üzerinden tanımlanmaktadır. Bunlar, Kapitalizm, Endüstriyalizm ve Ulus-Devlettir. Bu üç unsurun bir aradalığı, toplumsallık çözülmesinin ve sosyal yaşamda ahlaki çözülmenin tarihsel ve güncel dinamiğini oluşturmaktadır. Bu dinamikler, tüketim, metalaşma, kitlesel manipülasyon ve rekabet üzerinden bireyin ve toplumun ahlaki-politik özne olma vasfını zayıflatır ve kapitalizmin liberal piyasa normları, toplumsal değerlerin yerine geçer. Çürüme, bu bağlamda, hayatın bütün alanlarına nüfuz eden hegemonik ideolojik mühendislik normlarında, toplumsal ahlaki ölçeğin kaybıdır. Bu tarih ve toplum analizinde ana kadın toplumsallığına karşı erkek egemenliği, ilk toplumsal kaybın, dolayısıyla söz konusu güncel sosyal ahlaki çürümenin ilk ve tarihsel kalıcı biçimidir. Çünkü toplumun kaybetmesi kadının toplumsal yaşamdan dışlanmasıyla başlamıştır. Ve kadın üzerinde kurulan ilk tahakküm tarihsel ve güncel olarak tüm sınıfsal, siyasal ve toplumsal tahakküm biçimlerinin ilk prototipi olmuştur. Bu noktada kadın yalnızca bir toplumsal kategori değil, toplumsallığın hafızası, üretimi ve etik taşıyıcılığıdır. Bu nedenle kadının özgürleşmesi yalnızca cinsiyet özgürlüğü değil, toplumun özgürleşmesi ve sosyal yozlaşmaya karşı toplumsal ahlakilik temellerde yeniden inşasıdır.
Toplumsal çürümenin ilk ve en derinini, bu ilk tahakküm alanında, yani kadının köleleştirilmesinde görmek gerekiyor. Kadının özgürleşmesi yalnızca feminin bir talep değil, toplumu yeniden kurma iddiasının ilk koşuludur.
Çünkü: İlk sömürülen sınıf “kadın”dır. İlk mülkiyet ilişkisi kadının bedeninde kurulmuştur. İlk ideolojik hegemonya kadın üzerindeki kontrol ile başlamıştır. Dolayısıyla sosyal çürümenin ahlaki niteliği, bu ilk erkek egemenliğinin günümüzde toplumsal normalleşmesidir.
Söz konusu toplumsal çürüme veya yozlaşmanın önemli bir boyutuda, ulus-devletçi kültürel homojenleştirme projesinde oluşmaktadır. Çünkü ulus-devlet, toplumsal ve kültürel kimliği devlet biçimi üzerinden yeniden tanımlar. Burada yurttaşlık, çoğulcu demokratik siyasal katılım değil, itaat üzerinde devletçi aidiyetlenme biçimidir. Toplum, ulus devlet tarafından, kendi kültürel ve etnik çoğulluğunu tehdit olarak algılamaya yönlendirilir. Toplum, liberal kapitalist piyasacı ve ulus devletçi homojenci değerler arasına sıkıştırılır. Sanat, hafıza ve dil siyasal ve ideolojik araçsallaştırma alanı hâline gelir. Burada gerçekleşen yozlaşma, toplumun kendi tarihsel sürekliliğini sahiplenme kudretini yitirmesidir. Toplum kendi hafızasından etik ölçeğinden koptuğu oranda çözülür ve kendi ahlaki üretim gücünü yitirdiği ölçüde de yozlaşır. Çünkü ahlak, toplumun kendini var etme biçimi; gönüllü bağlayıcılık, ortak değer ve karşılıklı sorumluluktur. Buna karşılık yasalar, devletin tek yanlı hegemonik dayatmasıdır. Yasa,ahlakın taşıdığı esnekliği, toplumsal denetimi ve bağ kurma kapasitesini ortadan kaldırır. Zorun düzenini normalleştirir. Bu nedenle toplumsal çürüme ahlakın yasaya dönüşmesidir. Toplumun, ahlaki politikliği eriyen, tekniki yönetilen, devletçi görev dağılımlı, hiyerarşik bir kitleye dönüşmesidir.
Bireysel psikoloji açısından bu çürüme, iradesizlik, örgütsüzlük, umutsuzluk ve edilgenlik olarak kendini gösterir. Bu bireylerin oluşturduğu kitle psikolojisiyle, sosyal yaşamda, psikolojik bağımlılık ilişkileri yaratılır. İnsan, özgürlüğü değil güvenliği, katılımı değil edilgenliği, dayanışmayı değil, rekabeti içselleştirir. Böylece toplumsal çözülme, bireyselleşmiş parçalanmaların toplamı hâline gelir. Sonuç olarak toplumsal çürüme; kendi başına ekonomik, siyasal, kültürel, cinsiyet temelli, birbirinden bağımsız, sosyolojik, psikolojik oluşumlar değil, bütün bu olgusal katmanların iç içe geçtiği, kapitalist iktidarcı uygarlığın krizleri biçiminde değerlendirilmelidir.
Çözüm ise, kapitalist Modernitenin ulus devletçi sistemin bu toplum kırımcılığına karşı, toplumun Demokratik Modernite değerleri üzerinde ve demokratik Komünalite toplumsallığında yeniden ahlaki-politik özne hâline gelmesinde görülmelidir. Burada önerilen hazır bir siyasal toplumsal reçete değil, daha çok demokratik zihniyet temelli Komünalite toplumsallığının yeniden kurulmasına dair normatif bir arayıştır. Bu nedenle, temel mesele, toplumun, kendini yeniden kurma iradesini açığa çıkarmaktır.
Burada çürümenin, toplumsal cinsiyet temelli bir iktidar ilişkisinde pekiştiği tezi Kürt Halk Önderi Öcalan’ın en radikal tezlerinden birisidir. Yani toplumsal yozlaşmanın ilk çekirdeğinin erkek egemenliği olduğu tezidir. Kadın, ilk köleleştirilme, ilk mülkiyet alanı ve ilk ideolojik kontrol nesnesidir. Kadının toplumsal üretimden, karar süreçlerinden ve toplumsal hafızadan uzaklaştırılması, toplumun ahlaki taşıyıcılığının kopması anlamına gelir. Bu durum, tarihsel süreçlerde, toplumsal norm hâline gelerek derinleşir ve bütün sınıfsal ve siyasal sömürü biçimlerinin modeli olur. Dolayısıyla erkek egemenlik sistemi,bütün tarihsel toplumsal sorunların ana Kaynağıdır. Bu gerçekliğin açığı çıkardığı en ayırt edici yön ise,günümüzün temel önemdeki bu sosyal çürüme sorununu cinsiyetlendirilmiş iktidar olgusunun güncel devamlılığı üzerinden üzerinden açıklama doğrusudur.
Buna göre erkek egemenliği: Ilk sınıf ilişkisini kurmuş,Ilk mülkiyet alanını belirlemiş,Ilk sömürü modelini oluşturmuştur. Kadının ekonomik üretimden, düşünsel örgütlenmeden ve hafızadan dışlanması toplumsal sorunların ve ahlaki yozlaşmanın ilk başlangıcı olmuştur.. Çünkü kadının toplumsal yaşamda temsil ettiği unsur, yaratım, döngü, süreklilik ve bakım, toplumun ahlaki-üretimsel iskeletidir.
Burada Önder Öcalan’ın tespiti nettir: “Kadının köleleştirilmesi, toplumun köleleştirilmesidir.”
Dolayısıyla sosyal çürüme, normatif bir erkeklik kültürü aracılığıyla süreklileşmiştir.. Bu kültür, devlet biçimlerinden aile ilişkilerine kadar tüm kurumsal yapıya siner Cins kırımı, kadin şahsında özgür toplumsallaşma kültürünün kırıma uğratılması ve İlk temel toplumsal kaybediş noktasıdır. Demokratik Modernitede, bu nedenle, sosyalist olmanın temel ilkesi, kadın cins özgürlüğüne göre yaşamak olarak belirlenir. Kadın, demokratik modernitede, demokratik Komünal toplumun ana kurucu unsurudur.
Zamanımızda sosyal çürümenin adı kapitalist modernitedir. Kapitalist modernite,insanı metaya; toplumu pazara; emeği rekabete dönüştürür. İnsan doğa ilişkisini metalaştırır. Üretimi, insanı aşan bir makine disiplinine bağlar. Bireyi, ulus-devlet yurttaşlık bağlamında itaat eden bir hücreye indirger. Toplumu, karar süreçlerinden uzaklaştırır devlet varlığının devamı adına yönetilen kimliğe indirger.Toplumu,ahlaki kültüründen koparılmış, yalnız, güvencesiz ve sorumsuz bireylerden oluşan kitleye dönüştürür.. Burada, toplumsal yozlaşma, öznenin edilgenleşmesi ve yaşamın bütün alanlarının devlet aklıyla yönetilmesi şeklinde görünür. Ulus-devlet, talan ve çete sisteminin siyasi gerçekleşme alanı ve bedenleşmesidir. Ahlak, toplumun kendi varlık sözleşmesinde, gönüllü dayanışma, karşılıklı sorumluluk, ortak değer üretimidir. Yasalarla tarif edilen hukuk ise, devletin topluma dayattığı dış normlardır. Ahlak bu yasalar hukukuna yenildiği oranda toplumsal varlık olma iradesi, yerini bürokratik korkuya bırakır.
Buna karşı Demokratik Modernite, demokratik örgütlü toplum merkezli bir siyasal katılım modelidir. Yerel meclisleri, kadın özgürlüğünü, toplumsal ekoloji bilincini ve komünal ekonomi arayışını içerir. Burada amaç, bireyin özgür iradesini, özgür toplumun örgütlenme ve kendini üretme kapasitesiyle yeniden birleştirmektir. Burada amaç, toplumsal çürümenin panzehiri olarak toplumsal ahlaki-politik örgütlülüktür. Yasa değil toplumsal demokratik sözleşmedir. Merkeziyetçi yönetim değil, demokratik katılım; tekçilik değil toplumsal çoğulluktur. Devletin reformu değil, yeniden toplumsal, demokratik çoğulcu, komünal kuruluştur. Bu çerçevede toplumsal yozlaşma, ancak ahlaki-politik toplumun yeniden inşasıyla aşılabilirdir.
Demokratik modernite, kapitalist moderniteye karşı komünal yaşam değerlerinin korunması ve savunulması temelinde yapılanmış bütün toplumsallıkları ifade eder ve temelinde komünal topluluklar vardır. Demokratik Modernitenin esas aldığı çizgi, ulus devletçi reel-sosyalizm değil, Demokratik toplum sosyalizmidir. Bu ana perspektifle Demokratik Modernite Demokratik Ulus, Komünal Demokratik Toplum ve Eko-ekonomi / Eko-endüstri üzerinden tanımlanır.
Demokratik Modernitede, sosyalist olmanın temel ilkesi, kadın cins özgürlüğüne göre yaşamak olarak belirlenir. Kadın, demokratik modernite toplumsallığının ana kurucu unsurudur.
Demokratik modernite, doğayı yıkıma ve krize uğratan doğaya yabancılaşmaya sebep olan, egemenlikçi zihniyet ve üretim biçimlerinin aşılmasıdır. Doğa ile yeniden buyum içinde yaşamayı, üretim ve tüketim kültürünü ekolojikleştirmeyi ifade eder. Demokratik Modernitede, çevreci komünal üretim ve endüstri kullanımı, olmazsa olmaz gerekliliklerdir.
Demokratik Modernite, devlet iktidarını değil; demokratik ulusun, dolayısı ile demokratik toplumun siyasal alanını inşa etmekten geçer. Demokratik Ulus, Demokratik modernite zihniyetinin siyasi bedenselleşmesdir. Bu, Komünler Komünü veya Komünalitedir. komünler Birliği ve komünler topluluğudur. Komün, öz yönetimci organlar olarak toplumun temel ihtiyacıdır. Komün, demokratik toplumun kök hücresidir. Hücre sağlam olursa beden de sağlam olur. Bu açıdan komün demokratik Modernitede hayatidir.
Iktidar mutlaka yozlaşır ve yozlaştırır. Ulus Devlet Sosyalizmi Yenilgiye, Demokratik Toplum Sosyalizmi Başarıya Götürür



