Kardeşlik değil, eşitlik

Eşitlik, toplumsal adaletin, karşılıklı saygının ve müşterek sorumluluğun kurucu ilkesidir. Kürt–Türk ilişkisini yeniden kurmak, devletin aile metaforuna ve kardeşlik retoriğine içkin olan ataerkil tahakkümün ötesine geçmeyi; toplumu “tek milletin çocukları” olarak değil, eşitler topluluğu olarak yeniden tanımlamayı gerektirir.
ERCAN JAN AKTAŞ
Kardeşlik, doğrudan kan bağına, oradanda mutlak verili, değişmez bir duruma işaret eder. Bu anlamda içine doğduğun aileyi olduğu gibi, o aile fertlerinden olan kardeşlerini de sen belirleyemezsin. Buradan bir kardeş hukuku da oluşur. Ancak kardeşlerin kültürel, etik ve politik hat üzerinden bir ortaklığından söz etmek mümkün değil. Her bir kardeş bu konularda çok farklı bir motivasyon ve eylemsellik hattı üzerinden yol alabilir. Nihayetinde bir yaştan sonrası, aynı kan bağından, aynı kültürel atmosferden de gelmiş olsan, kendini kurma halini kendi tercihlerin üzerinden sen kurarsın.
Kökensel olarak kan bağına ve dolayısıyla verili bir aidiyet biçimine işaret eden kardeşlik üzerine başka bir okuma yapmak gerekmektedir. İçine doğduğun aileyi, o ailenin fertlerinden biri olan kardeşlerini de sen belirleyemiyorsan, ondan kaynaklı sana dönebilecek etkilerini ne kadar kontrol altına alabilir, ya da istemediğin bir kalıba oturmamak için kendini nasıl yeniden konumlandırabilirsin? “Kardeşlik hukuku” denilen şey, bu biyolojik zorunluluğun sosyal ve duygusal düzlemdeki izdüşümüdür. Ancak bu hukuk, etik veya politik bir ortaklığın doğal biçimi değildir; zira kan bağı, ne adalet duygusunun ne de özgür seçimin teminatıdır. Her bir kardeş, kültürel, ahlaki veya siyasal değerler bakımından birbirinden tamamen farklı yönelimler geliştirebilir. Bu nedenle, biyolojik kardeşlik ile düşünsel ya da etik kardeşlik/yoldaşlık arasında derin bir kopukluk vardır.
Sadakatin etiği ve zorunluluk paradoksu
Bir noktadan sonra insan, aynı kan bağından ya da aynı kültürel atmosferden gelse bile, kendini kendi seçimleri, değerleri ve sorumlulukları üzerinden kurar. Gündelik hayatta “kardeşlik” ilişkisi, çoğu zaman bir sadakat yükümlülüğü veya zorunlu bağlılık biçiminde işler; oysa bu, özgür iradeye dayalı bir eşitlik veya dayanışma zemini oluşturmaz. Aksine, aynı soy bağını paylaşmak, etik açıdan çoğu zaman bir yükümlülük paradoksuna dönüşür: Seçemediğin bir ilişkide, sorumluluk üstlenmeye zorlanırsın. Bu zorunluluk, bireylerin yaşamlarında en kırılgan alanlardan birini oluşturur.
Gündelik hayatın içinde kardeşlik, kardeş hukukunun bir karşılığı da olabilir. Ancak kardeş olmak o bireyler arasında eşit ve özgür bir ortaklığa işaret etmez. Hatta sahip olduğun, politik, etik ve kültürel değerlerin, hayata dair tercihlerin aynı kan bağından geldiğin kişi ile o kadar farklısındır ki; hayatın hiç bir sahasında ortak söz/eylem hattın olmaz. Ancak kardeşlik kan bağına, varlığını yok sayamadığın bir duruma işaret ettiği içinde, hayatın boyunca o kişiyi taşımak, onunla bir hukuk içinde yol almak da zorundasın. Bu zorunlu hal zaman zaman kişilerin hayatlarının en sorunlu alanlarını da işaret etmektedir.
Kardeşlikten eşitliğe: Politik bir dönüşüm ihtiyacı
Bu bağlamda, kardeşlik kavramı çoğu zaman eşitlik fikrinin karşısında durur. Çünkü kardeşlik, hiyerarşiyi ve verili rolleri yeniden üretir; oysa eşitlik, doğrudan katılım üzerinden birlikte var olmanın özgürleştirici koşullarını yaratmayı gerektirir. Bu nedenle politik ve etik düzlemde aranan şey, kardeşlik değil, eşitlik ve müşterek sorumluluk temelli yeniden bir inşadır.
Kan bağına dayalı kardeşliğin işaret ettiği diğer bir kurum da ailedir. Bir aileye doğmak da tıpkı bir coğrafyaya doğmak gibidir. Senin tercihinden çok bir zorunlu halin kabülüdür. En demokratik toplumlarda bile bizler aile kurumunun kişiler üzerinden olumlu etkilerinden çok, zaman zaman olumsuz etkilerine işaret eden çalışmaları okumaktayız. Özellikle de ulus-devlet inşası ile aileye biçilen rolün aileyi nasıl devlet işbirlikçisi, kişiliksiz, karektersiz bir pozisyona çektiğini kendi tanıklıklarımızdan da çok iyi biliyoruz.
Aile: Devletin duygusal minyatürü
Ulus-devlet ile birlikte kapitalist modernitenin yüklediği anlamda aile, modern devletin en eski ve en işlevsel ideolojik aygıtına dönüştürmüştür¹. Devlet, kendini süreklileştirmek için “kardeşlik” fikrini ailede, “itaat” kültürünü ise ebeveyn otoritesinde yeniden üretir. Böylece aile, yurttaşın karakterini şekillendiren ilk mikro-iktidar alanına dönüşür². Foucault’nun (1978) işaret ettiği gibi, iktidar hiçbir zaman yalnızca yasa ile değil, gündelik yaşamın duygusal ve ahlaki örgütlenişi üzerinden işler; aile bu örgütlenmenin temel taşıdır³.
Ulus-devlet ideolojileri de bu yapıyı kendi lehine genişleterek, “devlet baba” ve “millet evladı” metaforlarıyla toplumsal sadakati doğal bir bağlılık gibi sunar. Böylelikle, kan bağının doğal zorunluluğu siyasal bir meşruiyet aracına dönüşür; “aile içi itaat” ile “devlete sadakat” arasında simbiyotik bir bağ kurulur.
Feminist düşünürler (örneğin Silvia Federici, Carole Pateman) bu ilişkiyi ataerkil tahakkümün en istikrarlı biçimi olarak tanımlar: Aile, sadece sevginin değil, aynı zamanda hiyerarşinin, mülkiyetin ve kontrolün yeniden üretildiği bir kurumdur⁴. Bu nedenle, aileyle devlet arasındaki bu görünmez işbirliği çözülmeden, eşitlik ve özgürlük temelli bir toplumsal sözleşmeden söz etmek mümkün değildir. Gerçek özgürleşme, hem devleti hem de onun duygusal minyatürü olan aileyi yeniden düşünmeyi; kardeşliği değil, özerk ve eşit ilişkilerin kurucu ortaklığını esas almayı gerektirir⁵.
Otoriter aile-devlet ittifakı ve yeni sağ dalga
Günümüzün popülist, merkez ve aşırı sağın aileye yükledikleri misyonu da bu şekilde yeniden görünür kılmak gerekiyor. Bu değerlendirmelerden hareketle “konservatif” kavramının aile, devlet ve kardeşlik ideolojisiyle ilişkisine bakılabilir. Köken olarak Latince conservare (korumak, muhafaza etmek) fiilinden gelen “konservatif” kelimesi, Türkçede genellikle “muhafazakâr” anlamında kullanılır⁶. Her türlü değişim ve yenilenmenin karşısına “eski olan değerlidir” yaklaşımı ile çıkan konservatif kişi ya da düşünce, mevcut toplumsal düzeni, gelenekleri, dini değerleri veya hiyerarşileri korumayı savunur. Değişime temkinli yaklaşır; hızlı toplumsal dönüşümlerden ziyade süreklilik, istikrar ve geleneksel kurumların (örneğin aile, din, devlet) korunmasını önceler⁷.
Günümüz dünya siyasetine yön veren Trump’tan, İtalya Başkanı Giorgia Meloni, Putin, Erdoğan, Macaristan Başbakanı Viktor Mihály Orbán’a kadar, kendilerini farklı farklı kültürel, inançsal kodlar üzerinden kurmalarına rağmen geldikleri yer; otoriter, patriyarkal ve muhafazakâr bir iktidar mimarisi. Bu liderlerin her biri, farklı tarihsel ve kültürel kodlardan gelse de, siyasetlerini benzer bir “korumacı aile-devlet” ideolojisi üzerinden inşa eder. Devlet, burada baba figürü gibi konumlanır; halk ise onun korumasına muhtaç çocuklar olarak tasvir edilir. Bu söylem, bireysel özerklikten çok itaati, eleştirel düşünceden çok sadakati teşvik eder. “Aile” metaforu, hem toplumsal düzeni kutsallaştırmanın hem de eşitsizlikleri meşrulaştırmanın aracına dönüşür.
Bu yeni otoriter dalga, yalnızca siyasal kurumların değil, aynı zamanda toplumsal duyguların ve ahlaki değerlerin yeniden dizaynıdır. Kadının kamusal alandaki varlığı sınırlandırılır, LGBTQ+ bireylerin hakları “aileyi koruma” gerekçesiyle budanır, göçmenler “yabancı” olarak ötekileştirilir. Tüm bu politikalar, görünürde “ulusal birlik” ve “geleneksel değerlerin savunusu” adına yapılırken, aslında eşitlik, özgürlük ve çoğulculuğun geriletilmesi anlamına gelir⁸. Bu nedenle çağımızın en yakıcı sorusu, otoriter aile-devlet tahayyülünü nasıl aşabileceğimiz, yani toplumsal sözleşmeyi yeniden eşitlik ve özgürlük temelinde nasıl kurabileceğimizdir.
Barışın yeni zemini: Eşit yurttaşlık ve tanınma
Bütün bunlardan hareketle, bugün Kürtler ve Türklerin bir arada, eşit ve özgür bir yaşam kurma iradesi; “ümmet” ya da “kardeşlik” gibi hiyerarşik, korumacı söylemler üzerinden değil, iki farklı öznenin eşitliği temelinde yeniden düşünülmelidir. Gerçek bir barış, ortak hukukun ve toplumsal sözleşmenin, verili aidiyetlerden değil, karşılıklı tanınma, adalet ve eşit yurttaşlık zemininde inşasıyla mümkündür⁹. Bu, biri diğerine tabi olmayan, kan bağına ya da tarihsel üstünlüğe değil, çoğulculuğu, müşterekliği ve özgürlüğü esas alan yeni bir toplumsal tahayyülün kuruluşudur.
Bugün Kürtler ve Türkler arasında gerçek anlamda bir ortak yaşamın zemini, “kardeşlik” gibi hiyerarşik, korumacı ve tarihsel olarak devlet ideolojisinin taşıyıcısı olmuş kavramların ötesinde; eşitlik, karşılıklı tanınma ve özgür özneleşme ilkesine dayanmalıdır. Bu, bir tarafın diğerini kapsadığı bir birlik değil; iki halkın da kendi tarihsel hafızası, dili, kültürü ve politik öznesiyle var olabildiği çoğul bir yurttaşlık biçimidir.
Eşitlik, burada yalnızca hukuksal bir statü değil, aynı zamanda toplumsal adaletin, karşılıklı saygının ve müşterek sorumluluğun kurucu ilkesidir. Bu anlamda Kürt–Türk ilişkisini yeniden kurmak, devletin aile metaforuna ve kardeşlik retoriğine içkin olan ataerkil tahakkümün ötesine geçmeyi; toplumu “tek milletin çocukları” olarak değil, eşitler topluluğu olarak yeniden tanımlamayı gerektirir. Gerçek barış, bir tarafın diğerine merhametiyle değil, her iki halkın da özgür iradeleriyle şekillendireceği demokratik, çoğulcu ve özgürlükçü bir toplumsal sözleşmeyle mümkündür.
Kürt Halk Önderi Öcalan’ın “demokratik modernite” paradigması, tam da bu tarihsel çıkmazın aşılması için yeni bir özgürlük zemini sunmaktadır. Demokratik modernite, kapitalist modernitenin merkezîleşmiş, hiyerarşik, erkek egemen ve ulus-devletçi yapısına karşı, toplumsal çoğulluğu, yerelliği ve öz-örgütlenmeyi esas alan bir karşı yeniden inşa projesidir. Bu yaklaşımda barış, yalnızca silahların susması değil; toplumun kendi iç dinamikleriyle yeniden örgütlenmesidir. “Kardeşlik” gibi verili aidiyetlerin yerine, eşitlik, dayanışma ve komünal yaşam ilkeleri geçirilir.
Aile yerine komün, devlet yerine demokratik meclis, otorite yerine özgür irade geçer. Bu bakımdan Kürtler ve Türkler arasındaki ortak yaşamın imkânı da, ancak demokratik modernitenin öngördüğü bu çoğulcu, cinsiyet özgürlükçü ve ekolojik toplum anlayışı temelinde mümkündür. Gerçek çözüm, bir ulusun diğerini tanıması değil, her iki halkın da devletin ötesinde, eşit yurttaşlık ve demokratik ortaklık temelinde kendini yeniden var etmesidir.



