Aşkı olmayanın zaferi olmaz. Derwêşê Evdî Bir aşkın ve zaferin kahramanı

Hay lo lo Delal…!
O Delal ki, sıradan ve içli bir aşk şarkısı değildir. Edulê, aslında dönemin Kürt gerçekliğine aşkın, kahramanlığın, Derwêş’in farkını ortaya koyuyor. Destanın mekanı oldukça geniştir. Musul Ovasından Riha’nın, Wêranşar’ın, Rojava’nın içlerine kadar uzanıyor. Bu hat üzerinde Arap aşiretleri de yaşamaktadır. Arap ve Kürt aşiretleri arasında Sümerlerden bu yana kimi gerilimler yaşanmış olsa da ağır basan yan demokratik saygı çerçevesindeki ilişkiler olmuştur. Kürtler, aşiretlerle değil, daha çok semitik geleneğin uygarlık-iktidar-devlet boyutuyla çatışmak durumunda kalmışlardır. Akad, Babil, Asur gibi.
Ama hegemonlar her daim halkları birbirine kırdırmaya, aralarındaki yüzeysel çelişkileri derinleştirip kendi sömürü egemenliklerini görünmez kılmaya çalışmışlardır. Tıpkı günümüzde Suriye’de Arap aşiretlerini Kürtlere karşı kışkırtıp Kürt-Arap çatışması çıkarmaya çalışmaları gibi.
Günümüzde bunu kışkırtıcı, fitne-fesat güç olan BAAS ve TC ulus-devletleri yapmaktadır. Bir yerde eğer ki Kürt kendi varlığının özgürlüğü için mücadele ediyorsa, özellikle TC illaki orada ona karşı kışkırtıcılık yapacaktır. Öyleki Kürt-Türk ilişki tarihinin diyalektiğine aykırı bir patalojik vaka olarak Kürde karşı Arap milliyetçiliğide yapabiliyor.
Bu patalojik durumun kökleri 19. yüzyılın başlarıyla birlikte Osmanlı’da başlıyor.
İşte bir Arap aşireti olan Gesaların Kürtlere savaş açmasının sebebi de bu gelenekle alakalıdır.

Kürtlere karşı savaş ilan eden bu Arap aşiretinin yazdığı mektuptaki ibareler ise, günümüz DAİŞ’inin tarzıyla uyuşmaktadır. Milan aşiretinin lideri Zor Temir Paşa’nın çadırını parçalayıp kendisini öldüreceklerini, Kürtlerin kadınlarını, kızlarını, yeni gelinlerini kaçırıp tecavüz ettikten sonra cariye olarak satacaklarını belirterek, Kuran’a el basıp yemin etmektedirler. Tarih bunun pekte tesadüfi bir tez olmadığını söylemektedir bize. Selefi-Vahabi İslamcılık anlayışı 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıkıp 19. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı hegemonyasındaki Suriye ve Irak’ı ele geçirir. Osmanlı bunlarla baş edemez. Osmanlı’yı kurtaranlar bir Kürt olan Şam valisi Genç Yusuf Paşa ve Mısır’ı yöneten Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dır. Ama Gesaların mektubu Vahabilerin tarzını benimsediklerini göstermektedir. Bu tarzlarıyla imparatorluğun hizmetindeler. Kaldı ki 19. yüzyıl sonlarına doğru imparatorluğun Musul merkezli harekat planlarının neredeyse tümü Şengal’in Êzîdî Kürtlerine dönüktür. Êzîdîleri zorla Hanefi mezhebine geçirme operasyonu Vahabi anlayışının ta kendisidir. Öyle ki yozlaşmış Medreselerin kışkırtmasıyla kimi Kürt beylikleri bile Êzîdîlere yönelik katliamlara katılmış veya bizzat katliamlar yapmışlardır.
O dönemin temel hedef topluluğu Êzîdîlerdir. Wêranşar merkezli Milan-Kikan Aşiret Konfederasyonu geniş bir coğrafyayı kontrolünde bulundurmakla birlikte çok sayıda Êzîdî topluluğu da yurttaşları konumundadır. Kışkırtılan Arap aşireti [Gesalar] büyük olasılıkla imparatorluğun bir operasyon kolunu temsil etmektedir. Kaldı ki Derwêşê Evdî’nin farklı versiyonlarında bu bu Arao aşireti ile imparatorluk güçlerinin birlikte hareket ettiği özellikle vurgulanmıştır. Ezidileri gerekçe yaparak otonom Kürt aşiret yapılanmasının gücünü kırmak hedeflenmektedir. Şengal‘e yapılan saldırılarda olduğu gibi Riha-Wêranşar’a yapılacak saldırıların merkezi de Musul’dur. Buranın DAİŞ’in de saldırı karargahı olduğunu ve Êzîdî kasabası Başika’daki Marduk’un varlığını hiç göz ardı etmeyelim.

Evet, söz konusu aşiretin tehdit mektubu Milan paşasının divanına ulaşır. Mektubu okuyan Zor Temir Paşa bu defa işinin oldukça zor olduğunu anlar. Milan-Kikan aşiret divanını ve yiğitlerini toplar. Durumu onlara da açıklar. Mektup onların da moralini bozar. O moral bozukluğu ile odadan çıkıp giderler. Hiç kimseden bir kararlılık sözü duyulmaz. Deyim yerindeyse ağızlarını bıçak açmaz. Bu suskunluğun anlamı çok yönlü irdelenebilir. Temir Paşa’nın yozlaşmış yönetim anlayışının doğurduğu bir tepki olabileceği gibi, en yiğit olan Êzîdî Evdî ailesini dışlaması vb. sebepler olabilir. Zor Temir Paşa gerçekten de zor durumdadır ve çözüm bir kadından, Kızı Edulê’ den gelir. Edulê babasına Ezîdî yiğidi Derwêşê Evdî’yi hatırlatır. Bununla da yetinmez, “Tüm Kürt yiğitlerini divana topla ve Derwêş’e de haber yolla. Ben o yiğitler arasında elimde kahve fincanıyla gezeceğim. Elimdeki kahve fincanını alıp içenin eşi olacağım ve o yiğit de halkı için savaşacaktır” der. Bir kadının kendine “yiğit “ diyen erkekleri savaşa davet etmesi ve kendine “bey”, “paşa” diyen bir babaya çözüm yolunu göstermesi o halkın ve kadınının ruhundaki özgürlük potansiyelini gösterir. Bu çıkış Aşkın ölçüsünü, kanununu belirler: Zafer ve Özgürlük! Zaferi olmayanın aşkı olmaz! Tersi de doğrudur: Aşkı olmayanın da zaferi olmaz. Aşkı burada ille de kadın-erkek ilişkilerine indirgemek durumunda değiliz elbette ki.

Haber kısa sürede tüm yiğitlere yayılır. Derwêş kırlarda dolaşırken alır mesajı. Elimdeki kaynağa göre Edulê kendi el yazısıyla babası adına mektup yazar. Bu yönüyle kendini eğitmiş birine benziyor. Derwêş’e ulaşan bir aşk mektubu değildir elbette ki. Bu bir savaş çağrısıdır. Hele ki Edulê’nin elinden çıkmışsa o mektup, o çağrı Derwêş için kutsaldır. Öpüp alnına koyar. Halkı ve aşkı tehdit altındadır. Atı Hidman’a atladığı gibi soluğu babası, kardeşi ve amcalarının yanında alır. Onlara da okur mektubu. “Dilê min liyan e, liyan e, liyan e” der sabırsızlıkla. An itibariyle halkı büyük bir tehdit altındadır. Bir saniye bile kaybetmek istemez. Ailesini, kendisini düşünecek vakti yoktur. İnsanın onuru, şerefi, namusu yani özgürlüğü gittikten sonra ailenin ne anlamı olabilir ki. Babasına, Sadun ile amcaları Ali ve Bozan’ı yanına almak istediğini söyler. Onlar da onun gibi yiğit insanlardır. Tabi baba oğlunun gitmesini istememektedir. Onu ikna etmek için şöyle der: “Bir zamanlar Temir Paşa’nın çobanı ve hizmetçisiydim. Yine Gesalar saldırmıştı. Kikan ve Milanlılar zor duruma düşmüştü. Ben kurtardım Temir Paşa’yı ölümden. Ama o tutup benim için, Evdî güvenilmezdir, Sincar dağında eşşek hırsızıdır, dedi. Asıl güvenilmez adam odur ve de nankördür!” Belli ki bir zamanların yoksul ama kahraman kişiliği, Kürt üst tabakasının haksızlığına uğramış ve incinmiştir. Politik düşünecek durumda da değildir. Bu anlayış Kürt Sosyolojisinde karakteristiktir ve sonuçları da hep yıkıcı olmuştur. Hâlâ benzer bir yıkıcılığın etkilerini Kürt toplumu yaşamaktadır. Aynı yıkıcılığın tarihteki en çarpıcı örneği Med komutanı Harpagos örneğidir. Harpagos, Kral Astiyages tarafından haksızlığa uğradı diye Perslerle işbirliği yaparak Med İmparatorluğu’nun sonunu getirir. Dar, ailevi ve kişisel düşünüş temel toplumsal, ulusal çıkarları ateşe atar. Duygusallık, politik düşünüşün önüne geçer. Haksızlığın, adaletsizliğin, yanlışın kendisiyle doğru temelde, yerinde ve zamanında mücadele edip tümele yani toplumsala hizmet edilemez mi?
Derwêş babasının bu tavrını kabul etmez. Çünkü ona göre mesele Temir Paşa değil halktır, aşirettir, bir halkın onuru ve gururudur.
Kararlı bir tutum sergiler, ulusal çıkarı her şeyin üstünde tutar.
Aşkın, özgürlüğün, zaferin kanatlarını takarak kardeşi ve amcalarıyla Zor Temir Paşa’nın divanına varır.
Dewrêş, büyük bir aşkla alır Edûlê’nin elinden fincanı. Edulê’nin yanaklarını öper gibi fincanı götürür dudaklarına. İçtiği Edulê’nin aşkıdır, sözüdür, zafer ve özgürlük yeminidir. Aşk ona zaferi şart koşmuştur. Bu Derwêş için bir bayramdır.

Derwêş: Bir aşkın ve zaferin kahramanı:
Hermetika felsefesini bilen bilir; orada özgürlük arayışçısı olmak isteyen, tapınağın kapısına gelince bir kadın heykeline denk gelir. Gözleri peçeyle bağlı olan kadının elinde bir levha vardır. O levhada şöyle yazar: “Hiçbir ölümlü yüzümdeki peçeyi kaldıramadı.” Hakikat olarak tasvir edilmiş olan bu anlatının kökleri Gılgameş Destanı’ndaki Siduri adlı Hurri kadına dek uzanır. Güneşin hizmetkarı bu Hurri kadının elinde şarap kupası bulunmaktadır. Ve Siduri’nin gözleri de kapalıdır. Bu gelenek Edulê ile farklı bir formatta devam edecektir.
Edulê savaş divanında toplanan yiğitlere kapı boşluğundan bir bakış atar. Derwêş gelmiş mi gelmemiş mi diye. İsmi kadar aşkıyla da adil olan bu Hurri kadını Derwêş’i yiğitler arasında görür görmez avucunun içine oturttuğu kahve fincanı ile içeri girer. Yiğitler arasında dolaştırmaya başlar. Kimse cesaret edip almaz elinden fincanı. Korkularından değil, Derwêş’e olan saygılarından. Çünkü Derwêş aralarında hem namı olan bir yiğittir hem de Edulê’ye duyduğu büyük aşk herkes tarafından bilinir. Denilir ki Êzîdî Derwêş ile Edulê çocukluklarından beri birbirlerini sevmektedirler. Ama Êzîdîlerle Müslümanlar arasında evlenmek yasak olduğu için Temir Paşa onları bir nevi kovar. Kimi kaynaklarda Derwêş’in Edulê ile evlenmek için Laleş’e gidip Êzîdî divanından izin almak istediği ama onay alamadığı söylenmektedir. Edulê Êzîdî olmak istediği halde! Gelin görün ki savaş tehdidi ve Edulê’nin aşk ve zafer ilkesi birazdan bu anlamsız geleneği aşmalarını sağlayacaktır.

Edulê elindeki kahve fincanıyla gelip Derwêş’in önünde durur. Dewrêş, büyük bir aşkla alır Edûlê’nin elinden fincanı. Edulê’nin yanaklarını öper gibi fincanı götürür dudaklarına. İçtiği Edulê’nin aşkıdır, sözüdür, zafer ve özgürlük yeminidir. Aşk ona zaferi şart koşmuştur. Bu Derwêş için bir bayramdır. Aşiretin ve ailenin üstü bir buluşmadır bu. Tüm yiğitlerin önünde Êzîdî-Müslüman Kürt ayrımını gösterdiği cesaretle, politik duruşuyla aşar. Edulê’nin gözlerinin içine bakarak, aşkın ilkesi olduğu üzere birbirlerine gözleriyle yemin ederler.
“Bizim cin (ceni) prenslerin evladı olduğumuzu, engebeli dağlık arazilere çıkmadan önce tek başlarına yaşayan, Hevreman’dan Cudi Dağı’na kadar cinlere komşu olan güçlü kadınlar tarafından yetiştirildiğimizi atalarından dinlemişti(…) Bu yüzden kim özgürlüğümüz hakkında bizi kaygılandırırsa biz de onlara korku salarız.”
Derwêş muazzam bir pratikçidir. Kabına sığmaz bir halk savaşçısıdır. Bir aşkın savaşçısı olarak yoldaşlarıyla birlikte, ozanın deyimiyle “Azrail ve Cebrail misali” kılıçlarını, kalkanlarını kuşanırlar. Temir Paşa Derwêş’in ekibine katibi Yusuf Efendi ile Elî ve Sileman adlı iki savaşçısını da dahil eder. Toplamda yedi kişiye ulaşırlar. Ezidi kültüründeki yedi sayısının kutsallığından mıdır acaba yedi vurgusu? Tanrının yedi meleği! Tam yola çıkacakları esnada Derwêş’in babası ve nenesi Temir Paşa’nın evine varırlar. Edulê’ye yalvarırlar. “Hiç olmazsa Sadun ile Elî’yi götürmesin savaşa, bize bağışlasın onları, ailemiz reissiz kalacak” derler. Edulê, Derwêş’in kararlılığını bilse de ailesinin talebini yerine getirir. Koşup Hidman’ın yularından tutarak meseleyi Derwêş’ine aktarır. Ama Derwêş kendisiyle çelişmeyecektir. “Kikan ve Milanlılar arasında fesatlar çoktur. Benimle alay edip gülsünler mi?” der ‘söz’lüsüne. Atının üzerinden eğilip yanaklarından öperek zafer tutkusuyla yoldaşlarına yetişir. Onlara giriştikleri savaşın anlam ve önemini anlatır.
Sanki bir tarih o anda bir kişide cisimleşmiş gibidir. Ataları Gutilerin, Luluların, Kassitlerin, Mittanilerin, Nairelerin, Urartuların ve Medlerin uygarlığın işgal, saldırılarına karşı geliştirdikleri gibi bir pratikçi. O Gutiler değil midir ki uygarlığın yazı tabletlerinde “dağların akrepleri ve yılanları, tanrıların çekirgeleri” olarak yer almışlardı? Hoda Barakat adlı Lübnanlı yazar “Akdeniz Sürgünü” adlı romanında bu konuya dair çok daha farklı bilgiler sunar. Romanda, Akadlı Sargon’a karşı düzenlenen Kürt saldırılarına kadınların öncülük ettiğini söyler. Sargon “Kürt “ kelimesini duyduğu zaman korkudan titrermiş. “Çünkü Sargon, bizim cin (ceni) prenslerin evladı olduğumuzu, engebeli dağlık arazilere çıkmadan önce tek başlarına yaşayan, Hevreman’dan Cudi Dağı’na kadar cinlere komşu olan güçlü kadınlar tarafından yetiştirildiğimizi atalarından dinlemişti(…) Bu yüzden kim özgürlüğümüz hakkında bizi kaygılandırırsa biz de onlara korku salarız.” Böyle der romandaki Kürt kadın Şemsê. Özgürlüğe tapan bir halkın evladı olarak Derwêş ve aşkı Edulê de işte bu bilincin ifadesidirler. Edulê Êzîdî Kürtlüğünün derin anlamını yaşıyor Derwêş’te. (İlerleyen satırlarda okuyacağınız ağıdında bunu daha detaylı okuyacaksınız.) Aslında Dewrêş tarihsel-toplumsal ruhun ardılıdır. Moğol saldırılarına karşı destansı bir direniş gösteren Kürt Şerefdin’in ardılıdır. Şerefdin’in babası 1246 yılında Musul valisi tarafından tutuklanıp idam edilir. Şerefdin ise Selçuklu sultanı Keykavus ile ittifak yapar. Moğollara karşı büyük savaşır. Ve 1256 yılında Xerpet’te öldürülür. Dağlara adını verir. Êzîdîler de onun anısına Laleş’te türbe yaparlar. Derwêş, işte bu ruhun devamcısıdır.
Gesa aşiret yöneticileri yazdıkları mektupla Derwêş’i ve Edulê’yi özgürlükleri hakkında kaygılandırmıştır. Kaygı, yerinde oturarak, bekleyerek giderilemez. Kürt özgürlük diyalektiği Derwêş’in hareket tarzındaki gibidir. O savaşa paldır küldür giden biri de değildir. Yiğitlikle başı dönen biri hiç değildir. Düşmanın nerede ve ne konumda olduğunu söylentilere dayalı olarak değil bizzatihi araştırıp bularak öğrenir. İlk yaptığı iş keşiftir. Çünkü saldırganları bulundukları yerde basacaktır. Ne demek kadınlarımıza, kızlarımıza, değerlerimize dönük ölüm ve tecavüz tehdidinde bulunmak! Keşif esnasında babasının arkadaşı yaşlı Arap asıllı birinin bilgisine de başvurur. Düşmanın nerede olduğu konusunda ondan bilgi alır ve yerlerini tespit eder. Saldırganlar Hatuni Gölü civarındaki Leyla Tepesi’nde kamp kurmuşlardır. Hızlıca arkadaşlarının yanına döner. Onlara “işimize bakalım” diyerek hedefe doğru yürürler.
Düşmanları onları karşılarında bulunca şaşkına uğrarlar. Amansız bir savaş başlar. Savaşın ilk etabında Temir Paşa’nın iki savaşçısı hayatlarını kaybederler. Karşı tarafta ise çok sayıda kayıp vardır. Derken ilerleyen sürede kardeşi Sadun ve amcaları Elî ile Bozan da hayatlarını kaybederler. Düşmanın sayısı azalmıştır ve Derwêş atı Hidman’ın sırtında bir başına savaşır. Şanssızlık işte, Hidman’ın ayakları bir çukurda sıkışınca atın bacakları dizlerinden kırılır. Derwêş sırtüstü yere düşer. Çok sayıda düşman üzerine çullanarak onu orada kılıç darbeleriyle öldürürler. Sadece Temir Paşa’nın katibi hayatta kalır. O da savaşta tuttuğu tüm notları, tanık olduğu kahramanlığı gidip paşaya anlatacaktır.
Derwêş büyük savaşmış ve büyük başarmıştır. Halkı için varolan tehdidi bertaraf etmiştir. Ölümü de o yüzden acıdır, dramatiktir ve büyük bir olaydır. Ona, aşkına zaferi, özgürlüğü armağan eden Derwêş fiziken olmayacaktır artık.

Edulê: Delal hey delal…
Kara haber tez ulaşır işte. Edulê hem büyük bir onurun hem de büyük bir acının tam da içindedir. Derwêş’in öptüğü o nar gibi yanaklarından dayanılması, katlanılması zor acı gözyaşları dökülmektedir. “Delalê min ay delal…” Sensiz zaferi ben ne yapayım Delal… Kıymetlisi, hakikatlisi, kendisinin ve halkının kahramanı, aşkı kendisiyle konuşmuyor; konuşsa da uzak bir fısıltıyla konuşuyor. “Delalê min çima xeyidî?” Ağlıyor ve ağıt yakıyor. Bu duruma tanık olanlar, “ağlamak sadece onun hakkıdır” derler. Onun ağlaması bir halkın ağlamasıdır, doğanın, aşkın… “Gözüm kör olaydı, keşke seni bu savaşa çağırmasaydım” diye sitem etmiyor. Tam tersine “Sür atını kahramanım, sür yiğidim” diyor. “Ah keşke atının, Hidman’ın nalları için ayağımdaki halhalları eritseydim, hızmalarımı çivi yapsaydım, saçlarımın örüklerini kesip ona püskül yapsaydım da, kahramanımı gören düşmanları bu yiğit ne de güzelmiş deselerdi” diyor, “Ah sen, belayı yüklenmek zorunda bırakılan…” Beyleri ve oğullarını, babasının malvarlığını tek tek sayar ve hiçbir şeyin, bunların kıymetlisine değmediğini belirtmekle Şengal Êzîdîlerini över. Der ki “Seni Êzîdî sultanının oğluyla da değişmem”, o Êzîdîler ki bin beş yüz yıl geçti hâlâ Şengal’deler ve Osmanlı’ya tek kuruş vergi vermediler. Ya?
Ağıdında Çiyayê Evdilaziz’e, Leyla Tepesi’ne, Amudê Ovası’na, Nisêbîn’e, Şengal’e, Mêrdîn Ovası’na değinir. Onun ağıdındaki bu yerlerde yüzyıl sonra çağdaş Derwêş’ler ve Edulêler dolaşır. Delîla, günlüklerinde Edulê’nin söz ettiği kimi yerlerin patikalarını anlatır. O ağıdın ve kahramanlığın mekanlarında kimler gezmedi ki… Amudê Ovası dediği yer Tel Xalaflı kadınların ilk büyük kültürel mekanı ve günümüzde Warê Jinan olmuş; Jinên Azadiyê…
Edulê bizim ethosumuzdur. O bizim ruhumuzdur. Kültürümüzdür. Bizim Romeo ve Juliet’imiz diyenler olabilir, hayır! Bizim Derweşê Evdî ile Edulê’mizdir. Ancak kendisiyle, kendi kültürü içindeki tarihsel güncel halleriyle anlaşılabilirler.
Edebi estetik duygu ve düşünceler hiçbir destanda bu denli güçlü ifade edilmemiştir. Ağıdın gücü öyle etkilidir ki sanırsın daha dün esir düşmüş Huvava için yakılmış: “Ah omzuna belalar yüklenmiş olan.” Kendini öldürür sonunda Edulê. Ölmek de onun hakkıdır, tıpkı ağlamak gibi… Arkasında muazzam etik değerler bırakır. Onun ruh dünyası Kürt kimliğinin, kültürünün gerçek doğası ve dünyasını yansıtır.

Dionysos’tan Derwêş ve Edulê’ lerine:
“Sincar dağlarında
Derwêşê Evdî’nin yanında olsaydım!
Beyaz atların sırtında
Musul ovasına dalsaydım!
Derwêş vurulduğunda
Sırtlayıp Kurdistan dağlarına götürseydim!
Ona, bak!
Binlerce Edulê ve Onikiler var deseydim!
Tanrıçaların taht kurduğu bu dağlarda
Rahat uyu deseydim!
Ölüm…
Nerelerden…
Ve nasıl gelirse gelsin
Artık gam yeme!
Kesinleşen Kürtlük ve özgür yaşam
Ebedi gerçekliktir deseydim!”
Abdullah Öcalan.
Hay lo lo dela
Sene 2015. Öngörülen Tufan kopmuştu. Daha ilginci Nuh’un Tufanı bir kez daha Cizre’de kopmuştu. Tel Xalaflı Edulêler ve Derwêş’ler her tarafta Vahabi-Selefi çetelere karşı amansız bir operasyon yürütüyorlar. Derwêş’in kutsal dağı Şengal tecavüz çeteleri tarafından işgal edilmiş, onların tüm saldırılarına paralel Asur ulus-devleti de saldırıyor. Marduklar, Dehhaklar, Nemrutlar, Sargonlar çağdaş Gutilerden, Kassit, Mittani ve Medlerden adeta intikam alıyorlar. Medlerin Giz’de yerle bir ettiği Asur başkenti Ninova’ya kaçırılan Şengalli kadınlar orada haraç-mezat satılıyor. Halkın Prometheus’u, Kawa’sı, Kingu’su, Huvava’sı ise çarmıhta.
Marduk’un adamları çarmıhtaki Prometheus’a gidip ölüm tehdidinde bulunurlar. Bir gecede iki yüz – üç yüz demir kanatlı kuşu kaldırıp, senin tüm Derwêş ve Edulê’lerini öldüreceğiz derler. Prometheus tüm sarsılmazlığı ile şöyle der onlar şahsında çağın tüm Marduklarına: “Ölüm nereden gelirse gelsin, hoş gelmiş, safa gelmiş.” Asıl savaş burada. Sonuç alacaklarını sanıyor insan müsveddeleri. Başarmış olanı, özgür yaşamı, özgür kimliği yeneceklerini sanıyorlar. “Vazgeç bu aşktan, Edulê’den” diyorlar. “Gün yüzü görmezsin bir daha.” Bir dağa konuşmak gibidir bunları Prometheus’a söylemek.
Günlerden bir gün Prometheus Luvilerin adını koyduğu kadim bir adada ve oradaki daracık bir mekanda volta atarken bir stran mırıldanır: “Hay lo lo Delaaal…” Edulê’nin delali, Derwêş’i için yaktığı ağıdı büyük bir onurla, Şengal’de ve daha pek çok yerde Marduklara karşı savaşan Derwêş ve Edulê’leri için söylüyor. “Hay lo lo Delal” büyük bir duruştur. Zafer kazanmış ama hayatını kaybetmiş bir kahramanın arkasından yakılmış bir ağıttır. Tehditlere bir cevaptır. Ebedi özgür yaşam ve varlığın cevabıdır. Edulê adeta bu stranı yüz yıl sonra kendi Prometheus’unun tutsak düşmesine yakmış gibidir. Prometheus da o sesin, yüzyıl önceki o çığlığın, o göz yaşlarının büyük duyanı, savaşçısı ve kahramanıdır. Hakikat böyledir.
Ertesi gün Prometheus ve arkadaşları yuvarlak bir masa etrafında sohbet için toplanırlar. Arkadaşlarından biri stranı duymuş ama emin olmak için soruyor: “Dün volta atarken bir stran sesi duydum. Hay lo lo Delal.” Prometheus gülümseyen gözlerindeki zafer parıltısıyla “Ya, öyle mi? Ses geliyor mu?” der.
Bu sesi tüm yönleriyle, güzelliğiyle herkesin duyması dileğiyle…
n



